31 Mayıs 2013 Cuma

Yürüyen Köşk



Atatürk bir gün çiftliğe gittiğinde, Köşk'ün hemen yanındaki Ulu Çınar ağacının dallarını kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşır. Hemen bahçıvanı yanına çağırarak bunun nedenini sorar. Görevli bahçıvanın cevabı şöyledir: Ağacın dalları uzamış, binanın duvarlarına dayanmıştır. Aldığı cevaptan tatmin 
olmayan Atatürk, düşünülmesi bile imkânsız olan bir emir verir. 


Görev İstanbul Belediyesi'ne intikal eder. Belediye Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi sorumluluğu üstlenir. Ünlü bestecimiz Ferit Alnar'ın kardeşi olan Başmühendis Ali Galip Alnar (bazı kaynaklarda Ali Nuri Alnar olarak geçer) yanına aldığı teknik elemanlarıyla Yalova'ya gelerek çalışmalarına başlar. 

8 Ağustos 1930 tarihinde önce bina çerçevesindeki toprak büyük bir dikkatle kazılıp yapının temel seviyesine inilir. İstanbul'dan getirilen tramvay rayları döşenir. Santim, santim çalışılarak bina yapı altına sokulan raylar üzerine oturtturulur. Artık binanın raylar üzerinde kaydırılarak ağaçtan uzaklaştırılması aşamasına gelinmiştir. 




Güzel ve sıcak bir yaz akşamında Büyük Atatürk ile birlikte, kardeşi Makbule Atadan, Vali vekili Muhittin Bey, Emanet Fen Müdürü Ziya bey ve Cumhuriyet Gazetesi Başmuhabiri Yunus Nadi nezaretinde bina 4.80 m. civarında kaydırılır. Bu olağanüstü ve riskli iş 10 Ağustos 1930 tarihinde tamamlanır ve Ulu Çınar ağacıda kesilmekten kurtulur. 


Atatürk ve Yalova konusunda önemli araştırmalara imza atan Araştırmacı-Yazar Ahmet Akyol'a göre, Köşk'ün yürütülmesi işlemi iki safhada yapılır. 8 Ağustos 1930 tarihinde öncelikle yapının teras bölümü (toplantı salonu olarak kullanılan, üç yanı camlarla kaplı bölüm) kaydırılır. Geri kalan iki gün içerisinde de ana binanın raylar üzerinde yürütülmesi işlemi tamamlanır. Ahmet Akyol'un bu görüşünün doğru olabileceği bazı resimlerden anlaşılmaktadır. 


Köşk'ün kaydırılması olayı 10 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde aynen şu şekilde yer almıştır. 
"Gazi Hazretlerinin Köşkü nakledildi. Gazi Hazretlerinin Yalova'daki köşkünün yürütülme ameliyesi dün muvaffakiyetle icra ve ikmal edilmiştir. Kendileri de bu ameliyeye bizzat nezaret etmişlerdir."


10 Ağustos 1930 tarihli gazetedeki bu haberi okuyanlar ülkenin içinde yaşadığı onca önemli meseleler arasında, bu olayın o tarihte ne ifade ettiğine belki bir anlam veremediler. Belki de, bir çınar ağacının bir metrelik dalının kesilmemesi için bir köşkün kaydırılmasını hayretle karşıladılar. 


Çünkü, o devirde ne ozon delinmesi vardı, ne global kirlilik, ne asit yağmurları, ne orman katliamı vs... dünyada hiçbir ülke hiçbir devlet başkanının gündeminde dahi yoktu, ÇEVRENİN ÖNEMİ. Yalnızca bir ülkenin kurtarıcısı milletini özgürlüğe, bağımsızlığa kavuşturmak için mücadele veren, bir karış toprağını bir tutam yeşilini koruyan tek bir liderdi Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 



Bu lider, Dünya ülkelerinin henüz 1970'li yıllardan sonra anlayıp ve düşünmeye başladığı çevre anlayışını 1930'lu yıllarda benimsiyor, "Çevreyi korumak aklın gereğidir" özdeyişi ile yalnızca Türk insanına değil, tüm dünya ülkelerine çok önemli bir mesaj veriyordu. 


İnsan Sevgisinin yanı sıra doğa tutkusu, doğa sevgisiyle dopdolu bir liderin bir dehanın, çevre duyarlılığı, tüm dünya insanları için örnek olacaktır. 


2 Mart 1998 tarihinde ulusal televizyonlarda yer alan Amerika'da tarihi bir müzikholün raylar üzerinde elli metre kaydırıldığı haberi yayınlandı. 68 yıl önce Atatürk'ün gerçekleştirdiği bir olay 1998 yılında, 2000’li yılların teknoloji ile ancak uygulanabiliyordu. Üstelik bu olay bir ağacı, bir canlıyı kurtarmak amacıyla değildi... 


Ne mutlu ki, Atatürk gibi bir yol göstericimiz, bir önderimiz var. Bir ağaç dalı için verilen bu emek aslında tüm dünya insanlarına duyurulmak istenen bir çevre anlayışının göstergesidir. 


Umuyoruz ki, Türk milletinin kurtarıcısı bu büyük liderin örnek alınan tüm özellikleri içinde doğa sevgisi ve çevre anlayışı tüm gönüllerde ölümsüzleşsin.




 "Ağaçsız orman ve ağaçsız toprak vatan değildir. Eğer vatan denen şey kupkuru dallardan, taşlardan, ekilmemiş alanlardan, çıplak ovalardan, kentlerden, köylerden oluşmuş olsaydı onun zindandan hiçbir farkı olmazdı" 

Mustafa Kemal ATATÜRK

30 Mayıs 2013 Perşembe

Hayat



Uyan!
Anla bir anda.
Gün yok bugünden başka.
Her şey şimdi şu anda.
Git.
Kendini al yanına.
Bir çanta.
Yeni bir deniz keşfet.
Dünyayı gör kendi gözlerinle.
Kendini gör başkasının gözüyle.
Dön.
Ruhunu unutma.
Ayakta uyuma.
Saat kaç?
Çalış!
Tembellik yap.
Aklını özgür bırak.
Aşık ol!
Terk et.
Yeniden başla.
Koş.
Yetiş.
Bırak.
Dur.
Dinlen.
Sıkıldın mı? Yok canım.
Hep eğlen.
Her şey kendiliğinden.
Aynaya bak.
Yokla kendini.
Sor.
İyi misin?
Mutlu musun?
Neredesin?
Düşün!
Sonra bırak düşünme.

Bazen cevapları bilmeden de mutlu olunur...

Hayat dediğin budur!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Strateji

Artık insan davranışlarının doğal bir rutini haline gelmiş bir hal; stratejik davranma!

Çok fazla düşünüyor, çok fazla anlam yüklüyor ve neredeyse hiç bir eylemde bulunmuyoruz. Bu etkenler sonucunda da her geçen gün içimizdeki yalnızlığa bir adım daha yaklaşıyor, çevremizde oluşturduğumuz kalenin üzerine bir tuğla daha koyuyoruz.



Ne kadar dergiler, erkek-kadın veya insan ilişkileri üzerine yazı yazan sitelerle ilgileniyorsunuz bilmiyorum. Ara sıra onları okumaktan zevk alıyorum, çünkü çevremdekilerin anlamlandıramadığım davranışlarını açığa kavuşturabilmem için farklı senaryolar barındırıyorlar. O kadar çok tuhaf şeyler var ki!

O böyle mi yaptı?
-Aslında böyle demektir o.
Şöyle mi söyledi?
-Kesin bunu demek istemiştir...
Arkadaşlarıyla bunları mı yapıyormuş?
-Senin arkandan böyle işler dönüyor olabilir...

Bu ne lan!
İnsanların kafası bütün bunları sokarak her şeyden korkan paranoyak bir toplum yetişiyor. Yaşadıklarımız, söylenen sözler veya aldatılmalar hiç biri bizi bu kadar kötü bir psikoloji içine sürükleyemezken. Yabancı birinin söylediği salak bir söz insanın hayatını, düşüncelerini, huzurunu yerle bir edebiliyor.

Bütün bunları izlediğim bir dizi bölümüne dayanarak yazıyorum, kız hiç tanımadığı sadece başta mahçup olduğu bir erkeğin her hareketinden onu tavlamaya çalıştığını düşünüyor ve kendini ağırdan vermeyi düşündüğü içinde türlü stratejiler uygulamaya çalışıyor. Hatta oğlanın arkadaşlarından birini siz oturup konuşun çok iyi anlaşacağınıza eminim demesine rağmen bunu bile beni deniyor diye algılaması kızın olayın en trajikomik kısmıydı bana göre.

Oğlan sadece olduğu gibi davranıyordu, o kızla ilgilendiği falan bile yoktu ama kızın her şeye anlam yüklemesi ve önce reddetmesi, sonra davet edildiği partiye gitmesi falan filan...

Açıkçası başkalarının davranışlarına anlam yüklemeyi o kadar çok seviyoruz ve onlara göre davranmaya çalışıyoruz ki hayatımızı yaşayamıyoruz. Her duygu içimizde bir yerde bastırılıyor, git gide insanlıktan uzaklaşıp sokakta gezinen robotik mahlukatlara dönüşüyoruz ve hepsinin sebebi de çevredekilerin davranışlarına göre hareket etmeliyim, yoksa ne der! Ne düşünür? Aman yanlış anlamasın!

Bırakın içinizdeki duyguları...
Yapmak istediklerinizi yapın,
Söylemek istediklerinizi söyleyin!
Sarılmak istediklerinize sarılın...
içinizden geldiği gibi davranın başkalarının hürriyetine zarar vermeden tabi ki!

En fazla ne kaybedersiniz?
Gurur, onur, klas, tarz... Onlar zaten sizin giydiğiniz kostümler, sizin istediklerinizi yapmanıza izin vermiyorlarsa, her zaman içinizde bir ukte varsa, aklınızda bir yerde soru işareti varsa siz zaten yaşamıyorsunuz ki! Size verilen senaryoyu oynuyorsunuz!


O zaman gururun, onurun, tarzın veya klasın ne önemi var siz zaten ölüsünüz!

28 Mayıs 2013 Salı

Arayış

Arkadaşlarımla uzun sohbetler etmeyeli ne kadar da uzun zaman olmuş..
Birbirimize anlatacağımız tonlarca olay birikmiş, yarım yamalak duyduğumuz olayların altında yatan gerçekler aslında bambaşkaymış...

Laf lafı açıyor, konudan konuya zıplıyoruz, bir Ülke meselelerinden konuşurken bir Güney Amerika'da ki cennet tatil köşesinden... Sonra konu onun hayatına arkasından da kaçınılmaz olarak benim hayatıma...

Okul değiştirdiğimden beri olanları anlatıyorum, şaşırıp kalıyorlar... Sadece biri değil neredeyse hepsi benzer tepkileri verdi. Hatta biri bana küstü 'Niye bu kadar uzun zamandır bunları saklamışım' diye. Her şeyi bittikten sonra anlattım çünkü soranlara, çünkü dördüncü kişiye söylemiştim ki... Bitti! Söylemiş miydim? 4 Burcumun uğurlu ama benim uğursuz rakamımdır. 3 en uğurlusu arkasından sırasıyla 6 ve 5 gelir gerisi ise beni pek bağlamaz. Gerçi burçlara da inanmam ama fal işte..

Beni tanıdıkları için pek üzerinde durmadılar, söylediklerinin veya yapacaklarının beni hiç etkilemeyeceğini çok iyi biliyorlar. Sonra 'Sizce niye böyle oluyor? Bende bir sorun mu var? Veya o kadar mı tipsizim?' diye sordum. Cevapları hiç beklemediğim şekildeydi...

' Farklısın! Nedenini söyleyemiyorum ama tuhaf bir şey var... Ama ortada bir sorun yok. Tipsiz de değilsin ama salaksın :) '  Şeklinde oldu genelinde... Farklılığı sorduğumda kişisel özelliklerimin bazılarını saydılar. Tuhaflığı sorduğumda, Aurandandır belki dediler. Tipimi sorduğumda, özgüvenin ile aynı sadece pozitif yönünde olanı diyerekten azar da attılar. Tabi ki bunlar iki hafta öncesindeki konuşmalardan aklımda kalanlar.

Bilinmeyen bir sebepten içimdeki huzur ve mutluluk hala devam ediyor, aslında tam bir boşluktayım fakat karanlığın içinde değil, ışıktan da mest olmuş bir halde değil! Sadece bir aydınlık, boşluk ve garip bir his... Ne kötü ne iyi! Odam bile yerleştiğim günden bu yana ilk defa toplu!

Bulunduğum ruh haline alışık olmadığım için bana gerçekten tuhaf geliyor, genelde karmakarışıktır zihnim lakin şu an da bardaktaki su kadar dingin...

Bu durumda hayat hakkındaki sorgulamalara, amaçlarım, hedeflerim, hayallerim konusunda düşünmeye başladım. Bir türlü içinden çıkamadım... Hala bir arayışın içinde olduğumu düşünüyorum. Ne istediğimin farkına varmanın arayışı... Sevginin ve aşkın gerçekliğinin arayışı... Sanırım kendi benliğimin arayışı içindeyim...


Kılıçlardan birisi doğru olan!
Ama hangisi?


Işığın parıltısı her daim üzerinizde olsun...

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Tavla

Bugün servise bindiğimde dilime dolanan bütün günü beraber geçirdiğim, eve girdiğim an unuttuğum sonra tesadüfen karşıma çıkan bu parça en başındaki saçma kısıma rağmen hayatımızda güzel anılar bırakan bir şarkı... İşte Mirkelam ve Tavla!




Gözlerinle mahvettin 

Kapılarınla hapsettin 
Seninim al tamam 

Şeytanın ahı tutmuş 
Şarkılar aşka gelmiş 
Durumum el yaman 

Bu oyun hep çileli 
Bana zarlar hileli 
Kaderin bitmek bilmeyen

Oyunu mu bu 


Şeşiçar ve pencüse 
Severim güzeli gencüse 
Kader uslanmaz 
Kandım işte 

Tavla tavla beni tavla 
Salla pulları zarları 
Salla salla beni salla 
Vallahi geldim oyuna

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Gözyaşı

Sonunda şehre varmıştı..
Ne kadar da özlemişti onu, o açık kahve gözlerini görmek, siyah kısa kesim saçlarının üzerinde elini gezdirmek istiyordu. Onun o çam gibi kokan kokusunu içine çekmek istiyordu en son telefonda konuştuklarında kalbini çok kırmıştı, ama özlemişti işte... İçi içine sığmıyordu!

Her zaman takıldığı bir yer vardı okulunun yanında kesin oradadır diye düşünerek yola koyuldu kırmızı kıyafetli, minik çantalı sarışın kız... Uzaktan gözlerinin rengini seçemezdiniz ama yaklaştıkça yosun yeşili gözleri sizi büyüsü altına alır, uzun kirpiklerinin kafesi içine düşerdiniz. Hızlı adımlarla hedefine doğru ilerliyordu, yüreği her adımla birlikte hızlanıyor, göğüs kafesine sığamayacak kadar hızlı atıyordu o kafeyi gördüğünde.

Kendisi liseden sonra devam etmemiş bırakmıştı okumayı, sevdiği ise şehre gelmiş üniversiteyi kazanmıştı. Buraya geldiği her seferinde ona imreniyor ve kıskanıyordu, buradaki  ortam , arkadaşlıklar o kadar sıcak geliyordu ki kıza. Kapıyı ittirip açtı. Gözlerinin içindeki ışıltılar yerinde duramıyor, gözlerinin sevdiceğini araması sırasında çevreyi aydınlatıyordu. İşte orada!

Koşarak boynuna atlama isteği duydu birden! İki adım attı ve dondu... Gözlerinin içindeki aydınlık yerini ışıltılı gözyaşlarına bırakmaya başladı. Ağzı açılmış, boğazına bir şey takılmıştı, yutkunamıyor hatta nefes bile alamıyordu. Yavaşça yan tarafındaki koltuktan destek alarak eğildi ve midesindekileri yere boşalttı...

İşte o an kulaklarının içindeki vızıltı gitmiş ve ortamın sessizliğinin farkına varmıştı. Buğulu gözlerinden çevresindeki herkesin ona baktığını görebiliyordu ki onunla gözleri birbirine değdi!

Gözlerinden yeniden yaşlar boşalarak arkasını dönüp dışarı koşmaya başladı kırmızı elbiseli kız, hala inanamıyordu! Sevdiceği, o beraber geleceklerini planladığı, hayallerinin bir numaralı insanı bunu ona nasıl yapabilirdi. Çam kokulusu, kahve gözlüsü.... bir başkasını nasıl öpebilirdi......



22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bleach

Yeni bir animeye başladım! Bleach!



Arkadaşımdan aldığım duyumlara göre Fairy Tail yaratıcısının daha önce yayınladığı bir anime. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, bizim esas oğlan nedeni belli olmayan bir sebepten ötürü dünyada gezinen ruhları görebiliyordur. Bir gün şehirde gezerken bir yaratığın saldırısına uğrayan ruhu korumaya çalışır ve bu sırada bir ölüm meleği ile tanışır... Hikayemiz ölüm meleğinin güçlerini bizim oğlana yanlışlıkla vermesiyle başlar ve olaylar zinciri gelişir.

Dördüncü bölüme kadar geldim ilk günden, her ne kadar renkler daha pastel tonlarda olsa da karakter çizimleri gerçekten güzel, özellikle ölüm meleğine hayran kaldım.



Şimdiye kadar izlediğim animelerin dört tanesinde konunun tamamen shinigami(ölüm meleği)nin konu alınması, Japon kültüründe bu meleklerin ne kadar geniş yer edindiğinin bir göstergesi sanırım. Ve bir azrail'i anlatmak için gerçekten de çok güzel bir yol izlemişler...

Buradan izleyebilirsiniz


Bu arada bu animenin kapanış müziğini paylaşmasam olmazdı!




Lyrics

Nobody knows who I really amI never felt this empty beforeAnd if I ever need someone to come alongWho's gonna comfort me and keep me strong
We are all rowing the boat of fateThe waves keep on comin' and we can't escapeBut if we ever get lost on our wayThe waves would guide you through another day
Tookude iki wo shiteru toumei ni nattamitaiKurayami ni omoe takedo mekaku shisarete tadakeInori wo sasagete atarashii hi wo matsuAzayaka ni hikaru umi sono hate made
Nobody knows who I really amMaybe they just don't give a damnBut if I ever need someone to come alongI know you would follow me, and keep me strong
Hito no kokoro wa utsuri yuku nukedashita kunaruTsuki wa mata atarashii shuuki de fune wo tsureteku
And every time I see your face,The oceans heave up to my heartYou make me wanna strain at the oars,And soon I can see the shore
Oh, I can see the shoreWhen will I.... can see the shore?
I want you to know who I really amI never thought I'd feel this way towards youAnd if you ever need someone to come alongI will follow you, and keep you strong
Tabi wa mada tsudzuiteku odayakana hi moTsuki wa mata atarashii shuuki de fune wo terashidasuInori wo sasagete atarashii hi wo matsuAzayaka ni hikaru umi sono hate made
And every time I see your face,The oceans heave up to my heartYou make me wanna strain at the oars,And soon I can see the shore
Unmei no fune wo koginami wa tsugi kara tsugi e toWatashitachi wo osou kedoSore mo suteki na tabi neDore mo suteki na tabi ne

21 Mayıs 2013 Salı

Fairy Last Opening

Her bir sezonun kendine özel açılış ve kapanış müzikleri var animelerin çoğunluğunda, Fairy Tail in her bir şarkısı ise efsane, özellikle sözleri o kadar anlamlı ki!

Seslendiren gruplarda ayrıca çok iyiler, hepsinin yeri ayrı olsa da en son sezonun ilk açılış şarkısı benim için biraz daha özel. Sözlerinin beni çok etkilediğini açıkça ifade etmem gerekiyor. Türkçeye çevrilmiş halini bulamadım :(





Japonca :

Tanjun dakedo junsuina yatsu

Sono me ni wa itsumo utsutte itanda
Taisetsuna mono ashita no koto
 Hontou no tsuyosa ga nanikatte koto

 Kimi no koto wo omoidashite
 Chippokena jibun ga okashiku natta
Nani mo kamo houridashite MIRAKURU misete yaru

Mae ni mae ni motto mae ni zenryouku de kakero
Zettai kouda to omotta toki ga unmei sa
Seiippai no koe de motte SOURU motte butsukatte ikeyo

  Sankousho wo nirande tatte nanimo nan nee sa


Honne doushi de kenka shita toki
Wakari aenai to omotte itanda
Demo itsumademo kienakattana
Mune ni nokotta chiisana kakera



Kimi ga mite inakutatte
Mou boku wa nigedashitari shinai sa
Kono karada hitotsu motte MIRAKURU misete yaru



Mae ni mae ni motto mae ni zenryouku de kakero
Zettai kouda to omotta toki ga unmei sa
Seiippai no koe de motte SOURU motte butsukatte ikeyo
Sankousho wo nirande tatte nanimo nan nee sa


İngilizce:

He's a simple-minded but pure guy
In his eyes it was always reflected
the important things, things of the future
Things like "what is real strength?" 

I remembered you 
and my tiny self became funny
I'll throw out everything and show you a miracle

Ahead, ahead, further ahead, let's run with all our strength
It was destiny when I thought things are absolutely like this
With the utmost voice, filled with our soul we'll crush them
You may go look at the guidebook but it won't get you anywhere

When fighting against each other's true feelings
I thought we wouldn't comprehend each other
but it never disappeared
Small fragments remain in my heart

You say that you can't see it
I will no longer escape
With this one body, I'll show you a miracle

Ahead, ahead, further ahead, let's run with all our strength
It was destiny when I thought things are absolutely like this
With the utmost voice, filled with our soul we'll crush them
You may go look at the guidebook but it won't get you anywhere

Fairy Tail

Türkçeye kabaca çevirirsek; Peri Kuyruğu ama ben onlara Periler demeyi yeğlerim!

Şimdiye kadar izlediğim en iyi Anime!



2006 yılında yayınlanmaya başlayan Manga hala devam etmektedir ve onun üzerine yapılan Anime bir kaç ay önce kanalla olan antlaşma sona erdiği için en heyecanlı yerinde sonra erdi. Yeni antlaşma yapılır yapılmaz yeniden ekranlara döneceğim kesin.

Konusundan kısaca bahsetmek gibi bir olasılık olmadığından, yazarın yarattığı dünyadan ve maceraların başlangıcından azıcık anlatayım.

Maceramız Magnolia adlı topraklarda geçiyor, yeni yaşına girmiş olan Lucy evden kaçarak Fairy Tail adındaki loncaya katılmak için yola çıkıyor. Fairy Tail o günlerde Magnolia'nın en güçlü büyücü loncası. Yolda karşılaştığı Natsu adındaki birinin peşinden gidiyor, yaşanan bir kaç olaydan sonra Natsu Lucy'i Fairy Taile davet ediyor ve kendi takımlarını oluşturup maceradan maceraya koşuyorlar...



Konu Lucy'nin günlüğünden ilerliyor ve onun anlatımından dinliyoruz. Dizi içindeki her bir karakterin yapısı, mizacı ve hisleri farklı. Fakat bütün Fairy Tail üyelerinin en sevdiğim özelliği birbirlerine şu ana kadar hiç hissetmediğim bir şekilde bağlı olmaları, bu yüzden onlara hayranım diyebilirim. Orada dostluğu, arkadaşlığı, duyguları ve acıları öğreniyorsun, onları paylaşmayı, kötü olayların üstünden nasıl kalkılacağını ve dostlarına olan sınırsız inancı görüyorsun. Manga yaratıcısını bizi böyle güzel bir dünyayla ve eşsiz karakterlerle tanıştırdığı için tebrik ediyorum. Her zaman yanımda olmasını istediğim dostlarım, ailem gibi hissediyorum artık.

Uzun zamandır kesinti vermeksizin izleyince insanın içinde böyle duygular uyanıyor sanırım. Anime karakterlerinden Natsu gibi olmak istemişimdir hep, onun benim içimde uyandırdığı o his...



Lisanna, Fairy Tail deki aşkım! ^.^

Son olaylardan sonra yaşanacakları sabırsızlıkla bekliyorum umarım en kısa sürede ekranlara döner...


İzlemek isteyenler: http://fairytailizle.com/

Sitesinden, yayınlanan bütün bölümlere, mangalara ve müziklerine ulaşabilirler..

17 Mayıs 2013 Cuma

Şenlikler!

Ve uzun zaman sonra beklediğim günler geldi çattı!

Bendeniz kendi okulunun şenliklerine katılmayıp, daha önceden okuduğum okulun minik ama eğlenceli şenliklerine katıldım. 

Kendi okulumun şenliklerinde Sıla, ve Emre Aydın vardı, arkadaşlardan aldığım haberlere göre de gerçekten çok güzel konserlermiş. Pek pop ve fantezi türünde müzikler dinlemediğim için ne Sıla ne de Emre Aydın ilgimi çekiyordu o yüzden gitmek istemedim. Belki önümüzdeki şenliklerde gelen sanatçılara göre katılım gösterebilirim.

Asıl benim için şenlikler çarşamba akşamı Ogün ile başladı. Bir önceki akşam çıkan Athena'yı ise elimde olmayan nedenlerden dolayı dinleyemedim. Bir şenlik klasiğim olarak arabamı aldım, gerekli tedarik tamamlandıktan sonra ver elini şenlik alanı. Uzun bir süredir bir arada olmadığım arkadaşlarımla ayrı ayrı vakit geçirmek gerçekten çok güzeldi. Özlemişim lan! Ve okuldaki popimin okuldaki arkadaşlara oranla fazla olması onları biraz kıskandırdı. Resmen hiç tanımadığım görmediğim insanların beni tanıması garip hissettiriyor. Çünkü bu benim için hep tam tersi olmuştu. 

Aynı sınıfı paylaştığım arkadaşlarımın bir çoğunun bu yıl son şenliğiydi. Ben her şeye en baştan başlamışken onlar okul yıllarını geride bırakıp çalışma hayatlarına adım atacaklar. İki hafta diplomaları ellerinde :)
Ve bu olayın en güzel yanı ise doyasıya eğlenmiş olmamız, onların mezuniyet çoşkusuyla beraber son geceyi Fuat Saka konserinin ardından ayakta sürekli oyun oynayarak ve kurtlarımızı dökerek tamamladık. Zaten toplam uyku saatim 4 saat falandır iki günde. Ama geçen seneki Mecaz konserinden sonraki en zevkli şenlik günüydü. Arabada konaklamanın keyfide cabası.

Üniversite öğrencisi olmanın en güzel yanı bir şenlikler iki yeni insanlarla çok rahat ve samimi bir şekilde tanışabiliyor olman. Ve şimdiye kadar gördüğüm en güzel ortam kesinlikle o nalet dağ başı alanı büyük kendi küçük okulumdaydı, oradaki sıcaklığı bulmak gerçekten çok zor. 
Güzeldi ve en güzeli ise Ogün konseriydi! 
Hiç unutulmayacak bir şenlik!

Ve bu iki şarkı çarşamba  gecesine damgasını vurdu!











This 'Şenlik' is Legen...
dary!  :-)

14 Mayıs 2013 Salı

HIMYM




Bugün itibariyle sekizinci sezonun sonuna geldik.
İlk bölümünden beri ilgiyle izlediğim bir dizi. Önümüzdeki sezon olaylar serisi nasıl olacak gerçekten merak ediyorum. İzlemeyenleriniz varsa kısaca olayları anlatayım...

Baş kahramanımız Ted kızı ve oğluna anneleriyle nasıl tanıştıklarının hikayesini anlatmaktadır. Onun uzun ve sıkıcı anlatım tarzı çocuklarını her ne kadar sıksa da Ted olayları en baştan konu alarak onlara aktarıyor.

Başlama noktası ise Robin ile tanıştığı gün, çünkü onun hayatının aşkı olduğunu düşünüyor. Ve sonrasında hayatında gerçek aşkla tanışana kadar geçen süreyi en küçük detayına kadar anlatıyor. Anlatım bazen hüzünlü, bazen mutlu ara sıra sıkıcı ama bir o kadar da eğlenceli.

Günümüzde herkesin aradığı şey Marshall ve Lily inin aşkı mesela, ayrıca Ted kadar duyarlı birini ve Barney kadarda 'Awesome!' birini veya Robin kadar çekici ve güzel birini arıyor. Çünkü hayatımız sürekli Ted gibi arayış içinde! Hayatımıza anlam katacak olan o özel kişiyi arıyoruz...


Yaşantım, çevrem ve duygularım söz konusu olduğunda Ted gibi biri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Olmadık anlarda olmadık şeyler yapar, çok gereksiz şeylere önem verir. Herkesin bildiği sırları saklamaya çalışır. Çoğu zaman aptalca konuşur. Ne olursa olsun arkadaşlarının yanında olmaya çalışan biri. Onun canını en çok acıtan kişiye bile her zaman yardım eden biri... Ted you're our bro!

Geçenlerde yaptığım bir hangi karaktersiniz testinde Marshall çıktım. Önce fazla tuhafıma gitmesine rağmen hayatta başıma gelenler Ted'in yaşamı ile benzese de içimde yatanın Marshall olduğunu biliyordum.

Hey Lily! Umarım en kısa sürede karşıma çıkarsın!...




'Cheers! For Friendship!'


PS: Ben Ted olarak aynı dizi karakterinde ki gibi arkadaşlara sahip olmam da bu diziyi sevme nedenlerimden biri... ve ilk resimdeki gibi onu gelinliğin içinde gördüklerinde büyük ihtimal tuhaf ifadeler olacak.
Fazla Spoiler vermemek için yazmadım ama som bölüm beklediğimizden biraz farklıydı ama güzeldi. :)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bakışlar...

Yine rutin bir gündü!
Okula gitmek için servisi beklerken bir anda sanki başka bir diyarmış gibi geldi çevrem. İnsanlar o kadar farklı görünüyorlardı ki! Kafamdaki zorlu düşüncelerden kurtulmak için uyguladığım bir yöntemi bu yeni insanlar için kullanmaya başladım.
Aslında minik bir oyunda sayılabilir. Gördüğünüz insanların hayatlarını, işlerini, amaçlarını ve o anda yapmaya çalıştıklarını tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Evet, pek sonuca ulaşabilecek bir oyun değil, çünkü büyük ihtimalle bir daha hiç birini görmeyecek. Hayatlarını öğrenme fırsatını bulamayacaksınız. Fakat aşırı çalışan bir zihni meşgul etmenin ufak bir yolu diyebilirim...

Metronun kenarında uzun beyaz üzerinde siyah minik şekiller olan bir kız duruyor, biraz sabırsız gibi birini bekliyor olması muhtemel. Elindeki kitaplara bakılacak olursa üniversite sınavına hazırlanıyor, belki bu yıl ki sınava girmiştir. Ortalamanın biraz üzerinde bir puan aldığını belirten zeki bakışlı yeşil gözleri var. Telefonuna baktı. Acaba nereyi düşünüyor? İzmir'de kalacak görünüyor, onu buraya bağlayan bir şey var gibi.. İşte beklediği geldi. Yakışıklı bir oğlanmış! Yeni çıkmaya başlamış sakallarından oluşturulan kirli sakalı ve onu görünce kahve gözlerinde pırıldayan mutluluk... Kızda aynı şekilde karşılık veriyor, el ele tutuşup metroya giriyorlar. Çok yakışmışlar birbirlerine... Gelecekleri de aydınlık olur umarım.

Ah! İşte servis geldi, az kalsın kaçırıyordum!

Yine oturacak yer az... Bir çocuğun yanına oturdum. Ders çalışmaya çalışıyor ama yazıları pek aklında tutamadığı belli, sıkılıyor ve camdan dışarısını seyretmeye başlıyor. Şu otobüse yeni binen kız niye sürekli bana bakıyor... İnsanların bana bakışları beni rahatsız ediyor, belki onlarda benim gibi oyun oynuyorlardır fakat benim gibi ara sıra göz atmak şeklinde değilde tren seyreder gibi yapmaları sıkıcı.

Hımm! Şu son binen çocuğu bir yerde daha önce gördüğüme eminim de niye gözlerini bana dikip kindar bir şekilde bakıyor onu anlamadım. Arkamda birine selam verdi! Yine o bakış ve ön tarafa gitti.
Tuhaf kesin gördüm ama hatırlamıyorum.

Bol müzik ve sonunda otobüs boşalmaya başladı. Yine o çocuk, birine gülümsedi...

Sanki o! Evet ona benziyor, daha önceden sevdiğimle beraber fotoğrafını gördüğüm çocuk. Neredeyse bir yıl oldu o resmi göreli emin değilim ama o gibi. Aynı durakta indik ve bakışlarını ensemde hissediyorum. Bir an dönüp sormak geldi içimden 'Sen onu tanıyor musun?' diye. Sonra derse geç kaldığımı fark edip sınıfa yöneldim, o ise başka bir tarafa doğru yollandı.

Neden öyle baktığını hala çözebilmiş değilim. Fakat birinin size kindar gözlerle bakması rahatsız edici.
İnsanların gözlerinin yansıttığı duygular üzerinde kontrol sahibi olması gerekiyor...
Poker oyuncuları gibi!



Rahatsız edici değil mi?

12 Mayıs 2013 Pazar

Cennetten gelen üç şey...

Bir: Kelimeler...
İki: Aşk...
Üç: Annelik duygusu...

Kelimeleri Adem yanına aldı.
Annelik duygusunu taşımak Havva'ya kaldı.
Ama Aşk çok ağırdı.
İkisinin de Aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca ikisinin zembili de Aşkı bir başına kaldıramayınca bölüştüler yükü. Yarısını Adem sırtlandı, Aşkın yarısı Havva'ya kaldı.

Öyle sert düştüler ki dünyaya...
Bu fenaya Adem'in dizlerinin başı çözüldü ciğerleri yandı.
Nutku tutuldu. Bildiği kelimelerin hepsini önce unuttu!
Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu...

Aşk, daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü.
Kabına sığmamıştı. Bir yarısı ortadan kayboldu.
Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı...

O gün bugün yeryüzü kelimeleri yetersiz, Aşk bu dünyada kusurlu...

Ya annelik duygusu?
Havva'nın cennet duygusu.
Gönül evinde kadın bedeninde tastamam duruyordu.

Şems-i Tebrizi



10 Mayıs 2013 Cuma

Kalp




Hafif bir yağmur vardı...
Öyle pek ıslatmıyor, sadece minik bir huzur veriyordu üzerime düşen her damla. Çevremde yüksek ağaçlar, gökyüzü dalların arasında neredeyse hiç görünmüyordu, akşam üstüne doğru yaklaşmıştı vakit. Hafif bir kızıllık göğü saran ince bulut tabakasının bıraktığı boşluklar arasından fark ediliyordu.

Ağaçların arasındaki bu yürüyüş yolu, iç dünyama yolculuk yapmak ve düşüncelerim içinde yalnız kalmak için güzel bir yerdi pek fazla insan buraları ziyaret etmez, doğanın güzelliğini onun verdiği huzuru, onunla iç içe olmanın güzelliğini anlayamazlardı.

Onunla bu yollardan kaç kez yürümüştük kim bilir, hala  zihnimde dün gibi canlanıyor. O dünyalara bedel tatlı gülüşü, gök mavisi eşsiz gözleri. Soğuk, narin ellerini tutarken ki korkum! O kadar zariftiler ki yanlış bir dokunuşumla kırılacak cam bir heykelin elleri gibiydiler. Artık yoklar... Bir kaç ay oldu sanırım ayrıldığımız o günden beri, o gitmek istedi nedensiz... Ben ise saygı duydum kararına! Çünkü biliyordum o kafasına koymuştu bir kere yoksa lafını etmezdi ve diyeceğim hiç bir şey gitmemeye ikna edemezdi onu. Zaten isterse geri dönebilir, sadece eskisi gibi sıcak bir sarılma yeterli... Benim ona olan sevgimin derinliğini hissediyor olması lazım. Ve bu kalp attığı sürece onu içinde bir yerlerde saklayacaktır...

Hayır yine olamaz! Hemde burada olmamalı...
Birilerini bulmalıyım..

Göğüs kafesimin içinde minicik tatlı bir kaşıntı, çok hoş aslında sanki insanın yüreğini okşuyor. Biraz daha büyümeye başladı o minik kaşıntı, büyük işler başaracakmışçasına ilerlemeye devam ediyor. Sağ elimi orayı kaşıyacak gibi sol göğsüme götürüyorum, sol kolum hiç bir şey hissetmiyor, kaşıntı artık bir karınca yuvasının içindeki yoğun hareketlendirmeye dönüştü ve boynumdan yukarıya doğru büyük bir ağrı uzanmaya başladı. Şah damarımdan kanım emiliyormuş gibi hissediyordum. Göğsümün içindeki o minik kaşıntı büyük bir ağrıya dönüşüp omurlarımın her bir parçasını hissetmeme sebep olmaya başladığı anda, yavaşça dünya bulanıklaşmaya... Kararmaya başladı...

Keşke son bir defa gözlerine bakabilsem, onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilsem... Diye düşünüyordum, gözlerim kapanmış, ağır ağır dizlerimin üzerine doğru düşerken...


Kitaplar

İki alışveriş, (dostluk ve aşk) rastlantılara ve başkalarına bağlıdır; biri aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider.Onun için yaşamımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alışveriş, kitaplarla kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha kolayca yararlıdır. Ömür boyu yanı başımda, her yerde elimin altındadır. Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar. Öyleyken, onları yalnız daha gerçek, daha canlı, daha doğal rahatlıklar bulamadığım zaman aramama hiç de kızmaz, her zaman aynı yüzle karşılarlar beni.



Atını yularından tutup ardından çekene yürümek kolay gelir, derler. Bizim Jacques, Napoli ve Sicilya kralı, o genç, güzel, gürbüz adam, sedyeyle taşıtırmış kendini uzun yollarda, başı fukara işi bir yastığa dayalı, boz kumaştan bir giysi ve takkeyle; ama şahane bir alay gelirmiş ardından: Tahtırevanlar, yularından çekilen türlü türlü binek atları, rütbeli cübbeli kodamanlar, görevliler: Bu ne perhiz, ne lahana turşusu dedirtecek. İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz. Pek doğru olan bu atasözünü ben denemiş ve kullanmış olarak, kitaplardan gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Gerçekten ben kitapları, kitap nedir bilmeyenlerden fazla kullanmam diyebilirim. Cimriler nasıl günün birinde kullanacağım diye hiç dokunmazlarsa definelerine, ben de öyle saklarım kitaplarımı. Ruhum onların benim olmasıyla doyar, yetinir. Savaşta, barışta, kitapsız yola çıktığımız olamaz; yine de hiç kitap açmadığım günler aylar olur. Biraz sonra, yarın, canım istediği zaman okurum derim. Zaman yürür gider beni dertlendirmeden; çünkü kitaplarımın dilediğim zaman bana sevinç verecekleri, yaşamıma destek olacakları düşüncesi anlatabileceğimden büyük bir rahatlık verir bana. İnsan yaşamı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım. (Kitap III, bölüm III)


Vermekte aşırı giden bir kralın uyrukları istemekte aşırı giderler. Akla göre değil örneklere göre pay biçerler kendilerine.(Kitap III, bölüm VI)


Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez. Kargaşayı çıkaran, yararını kendi görmez pek. Başka balıkçılar için suları bulandırmış olur. (Kitap I, bölüm XXIII)


Montaigne, Denemeler, sf. 269-271, Cem Yayınevi

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Günümüzde hisler

Aşk!

Artık insanların kullandıkları eşyalara benzemiş artık,
Tüketici bir neslin tükenmişliği haline gelmiş... Geleceğin nasıl olacağını bilmiyorum ama insanların içindeki o güzel duyguların bir daha eskisi gibi saf olamayacağını sezer gibiyim.

Neden böyle oldu? Hiç bir fikrim yok! Üzerine uzun uzun düşündüm ama bu yozlaşmışlığın sebebini bir türlü bulamadım..

İnsan neden aşka karşı bu kadar acımasız olabilir ki? Neden seven bir gönülle oynar ve onu orta yerde hiç bir şey olmamış gibi bırakır. Bu oyuncakçıdan alınan peluş bir kedi değil ki! Sıkılınca kenara atasın veya beğenmeyince değiştirme fişini kullanasın.

Aşk, dünya üzerinde bulunabilecek en saf duygulardan biridir. Radyoaktiftir belkide o yüzden kısadır bu kadar ömrü. Fakat aşkla başlayan bir sevgi hiç bir zaman temiz bir kalbin içinden silinmez, yaşananlar ne olursa olsun. Sadece üzerinde derin yaralar bırakır bir yüreğin, damarların yanında büyük yarıklar ama onu sadece bir kalbi görebilen anlar. Gerçekten sevmesini bilen birisi.




Aşkın bu hale gelmesinde iki tarafında suçu çok büyük! Herkes o kadar basitleştirmiş ve freudian kafayla o kadar hızlı bir şekilde sekse indirgemiş ki! Artım kimse ilk öpücüğün dudaklarda bıraktığı tadı, yüreğinin içine saldığı sıcaklığı, beynine kazıdı unutulmaz anın değerini anlamıyor. Var mı? Daha doğrusu öyle insanlar kaldı mı?

Candan Erçetin'in şarkısında söylediği gibi; Sevdim sevilmedim! Seveni sevemedim... Canımdan böyle bezdim aman!

Genel durumumuz bu! Çünkü artık aşk bir çocuğun oyuncak treni gibi her kompartmanın birbirini umursamazca ve şartlanmışça takip etmesinden kaynaklanıyor. Kimse çevresine bakmıyor ki! Sadece ondan ayrılmayayım yeter. Ve en başta da biri var ki  herkesi kuyruğuna takmış arkası hiç umurunda değil tek odak noktası varış noktası olan bir lokomotif!



Aşk gerçekten anlatılmaz yaşanır, çünkü o hissi nasıl kelimelere dökebileceğimi hiç bilmiyorum, en güzel dizeler yanında anlamsız gelir, okyanusun en kusursuz incisi bir hiçtir, en büyük elması gözün görmez olur onu görünce, fiziksel olarak hissettiğiniz o tuhaflıkların yanında ruhunuzun parıltısının verdiği mutluluğu resimlere aktaramazsınız. Şarkılarda hep çoğu şey eksik kalır söz konusu aşk olunca.

İşte geçtiğimiz eylülden beri bu anlatılmaz hisle 7 ay geçirdim. Hayatımın en güzel günleriydi, saatleriydi,anlarıydı... Ne yazık ki bitti! Ben bitsin istemedim ama öyleymiş, bu muhteşemliğin ömrü o kadarmış. Ben hala seviyorum onu ama artık aşık değilim... İnsanlar öyle bir şey bırakılır mı? diyorlar. Evet bırakılmaz!

Ona olan sevgim her zaman kalbimde olacak! Hissettiklerim zihnimde kalacak... Fakat ben pes etmedim, vazgeçmedim! Sadece onun kalbinde benim yerim olmadığını kabul ettim...

Geleceğin neler getireceği bilinmez ama geçmişimin mutluluk dolu ve eşsiz güzellikte olduğunu söyleyebilirim. :-)



Aşk ve mutluluk her zaman zihninizde, kalbinizde ve çevrenizde olsun.
Işığın parıltısı her daim üzerinizde parıldasın. :-)

Spider-Man



Çocukluğumuzun en sevilen kahramanlarından biri olan örümcek adam'ın çizgi film serisini bugün bitirdim. Uzun servis yolculuklarında sıkıntıyı azaltmak için başlamıştım. Her biri yaklaşık 13 bölümden oluşan 5 sezon sonunda sevgili Peter Parker bütün evrenleri kurtarıp sevdiğine M.J. 'e kavuşuyor. (M.J. in Peter'a 'Tiger' demesine bayılıyorum. ^.^ )



Hikayeyi bilmeyeniniz yoktur. Radyasyona maruz kalan bir örümcek fen öğrencisi Peter'ı elinden ısırır ve olaylar örgüsü başlar. Marvel çizgi filmin içine ilginç bir şekilde bütün çizdiği karekterleri de eklemeyi unutmamış. Painkiller, Blade, Fantastik Dörtlü, Kaptan Amerika, Iron Man hatta X-Men ekibi çeşitli bölümlerde Örümceğimize  yardımcı oluyorlar.

Her ne kadar olay örgüsü son kısımda saçmalasa da genel olarak gerçekten de izlemesi keyif veren çizgi filmlerden biri. Açıkçası Dc Comics karakterlerini kendime daha yakın bulmama rağmen Marvel'in kahramanlarını izlemenin yeri ayrıdır.

Eğer orta seviye ingilizce bilginiz varsa rahatlıkla orjinal dilinde izleyebilirsiniz ve öyle izleyince daha zevkli olduğunu göreceksiniz. İzlenecekler listenize koymayı unutmayın ;)

Yeni bir seriye daha başlamayı düşünüyorum ama neye başlayacağımı bulamadım.
Elimdekiler:
Sailor Moon Serisi
X-Men(İzledim)
Avatar
Tom ve Jerry
Batman
Süpermen
Pokemon(Portakal liginin sonuna kadar sonrasını nedense izleyesim gelmiyor)

Hangisine başlayacağıma karar veremiyorum. Siz ne dersiniz?
Bunlar dışında bölüm uzunluğu 20 dk civarında olan her türlü dizi, çizgi film tavsiyesine açığım :)

7 Mayıs 2013 Salı

Gelişim süreci


Karınca medeniyeti nasıl kuruldu?
Bunu anlamak için yüzlerce milyon sene öncesine gitmek gerek, Dünya üzerinde yaşamın başladığı ana kadar.

İlk karaya çıkanlar arasında böcekler vardı.
Dünyalarına iyi uyum sağlayamamış görünüyorlardı. Küçük, cılız, önceden gelenlerin kurbanı idiler. Bazıları yaşantılarını sürdürebilmek için, çekirgelerde olduğu gibi, üreme yolunu seçtiler. O kadar çok yavru yumurtluyorlardı ki ister istemez hayatta kalanları da oluyordu.

Diğerleri ise, eşekarıları ve arılarda olduğu gibi, zehri seçtiler, onları korkulur hale getiren zehirli iğneyi nesilden nesle miras bıraktılar.

Daha başkaları hamamböceklerinde olduğu gibi, yenilemez olmayı tercih ettiler. Özel bir beze etlerine o kadar kötü bir lezzet veriyordu ki hiç bir hayvan onları yemek istemiyordu.

Başka biri ise, peygamber develerinde  ve gece kelebeklerinde olduğu gibi gizlenmeyi tercih ettiler. Otları ve ağaç kabuklarını andırır bir şekilde konuk sevmez doğa içinde fark edilmeden dolaşıyorlardı.

Bununla beraber, ilk günlerin bu balta girmemiş ormanında bir çok böcek yaşamlarını sürdürebilecek bir 'hile' bulamamışlardı ve yok olmaya mahkum görünüyorlardı. Bu 'korunmayanlar' arasında ilk sırayı beyazkarıncalar alıyordu.

Dünya kabuğunda yaklaşık olarak yüz elli milyon sene önce görülmüş olan bu, bir tür orman otlayıcılarının hiçbir süreklilik şansı yoktu. Kendinden önce gelen yaratıklar ve onlara karşı koyabilmek için hiçbir olanağa sahip olmayanlar...
Bu beyazkarıncaların akıbeti ne olacaktı?

Birçoğu öldüler ve çok zor bir duruma düşmüş olan geride kalanlar, tam zamanında, bir çözüm yolu bulmayı başardılar: "Artık tek başına mücadele etmek yok, dayanışma grupları kurmak gerek. Düşmanlar için, tek bir cephe oluşturan yirmi karıncaya birden saldırmak, kaçmaya çalışan tek bir karıncaya saldırmaktan zor gelecektir." Beyazkarınca böylece karmaşıklığın başlıca yollarından birini açmış oluyordu: Toplumsal örgütlenme!

Bu böcekler önceleri aile toplulukları halinde yaşamaya başladılar: yumurtlayan Ana etrafında toplanarak. Sonra aileler köy, kasaba, şehirler halinde toplandılar. Kumdan ve harçtan oluşan siteleri yer yüzünün her köşesinde yükselmeye başladı.

Beyazkarıncalar gezegenimizin ilk akıllı hakimleri ve ilk toplum kuranları oldular.

Edmond Wells
Göreceli ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi

Karıncalar, sf, 62,63, Arion Yayınevi