Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2014 Cuma

İçimizde Bir Yer

İlk defa Ahmet Altan'ın bir kitabını okudum. Nedendir bilmiyorum ama adama karşı hep bir antipatim olmuştur. Kitaplığımda elimi attığım yerden onun kitabı çıktı, yıllar önce aldığım bir kişisel gelişim dergisinin bir armağanı." İçimizde Bir Yer " kitabın ismi ve açıkçası kendimi okudum diyebilirim bir çok yazıda.


İnsanın içindeki çalkantıları, karşı cinsle olan ilişkileri sade ve akıcı bir dille yazmış. Her bir hikaye farklı bir noktaya, farklı bir hissiyata değinmiş kitapta. Yazılarda kullandığı örneklemeler ve olaylar sanki birer yaşanmışlık uyandırıyor gizli, kilitli kutuların içinden hiç çıkmamasını istediğimiz türden olanlardan hemde.


Kitabı bitireli bir buçuk hafta oluyor, şöyle düşündüğümde hayatımı okuduklarım, arkadaşlarımdan dinlediklerim, haberlerden gördüklerim o kadar çok etkiliyor ki! Aynı bir falcının size geleceği söylemesi gibi onun size anlattıklarına o kadar çok kafa yorarsınız, kendinizi öyle bir manipüle edersiniz ki olaylar o yönde ilerler ve onun söylediklerinin gerçek olduğuna inanırsınız.

Her şey bu yönde ilerliyor aslında, arkadaşlarınızdan biri yanınızda hoş bir kız görünce hemen manipülasyona başlar, Siz hiç aklınızda yokken bir anda bir şeyler hissedersiniz ve puff. Her şeyin rengi değişir, hiç bir şey eskisi gibi olmaz...




Kendi düşüncelerimi hep koruma isteğim hep burada başlıyor aslında, insanları dinlemeyi çok sever, akıl vermekten kaçınmaya çalışırım, çünkü kendimde olmayan şeyi veremem ki olsa bile ben sadece olayı kendi açımdan düşünerek yorumlaya bilirim, senin için durumlar bambaşka bir boyutta olabilir. Lakin insanlar bunu hiç anlamıyorlar ve sürekli kendi dünyalarını kontrol altına almaya çalışırken başka dünyaların dengesini bozduklarının farkına varmıyorlar.

Bugün tam sinema havası var aslında Interstellar'ı çok merak ediyorum, ama yalnız başıma sinemaya gitmekten pek hoşlandığım söylenemez. Var olan Companion'u mu da kaybettiğime göre yaşasın sıkıcı ders...

2 Ekim 2014 Perşembe

Ramses

Christian Jacq'un bir çok tarihi roman gibi 5 ciltlik bir Ramses serisi vardır. Yaklaşık olarak bir ay önce başladığım seriyi yeni bitirdim. Lise yıllarında okumuştum ilk defa ve zaten eski mısır zamanına hayran olan benin zihninde muhteşem bir yer bırakmıştı. Tabiki hafızam zamanın azizliğine uğrayarak bazı kısımlarını silmiş. Yanlış hatırladığım yerler olduğunu fark edince zaten kitaplığımdan ayırmadığım seriyi bir daha okuyayım dedim ve her güzel şey gibi o da bitti.



Ramses'in gençlik yıllarından başlayan kitap firavun oluşuna, evliliklerine, taht çatışmalarına, kıskançlıklara, Kadeş savaşına, Truvaya, Homerosa, Musa'ya ve yalnızlık ve ölüme kadar tüm hikayesini ele alıyor. Akıcı bir dili olan yazarımız sayesinde kendimi Ramses zamanının mısırında biri gibi hissettiğim.



Kitabı okurken en çok arzu ettiğim şeyler Ramses'in arkadaşları gibi arkadaşlara sahip olmak ve Nefertari gibi bir eşe rast gelmem oldu. Otobüste Ramses'in ölüm sahnesini okuduktan sonra gözlerimin dolması ve çevredekilerin tuhaf bakışları ilginç oldu tabi ama buradan kitaptaki karakterlere nasıl bağlana bileceğinizi anlamalısınız. Her ne kadar kitap biraz daha hayali bir dünya yaratmış olsa da Musa'nın mucizelerini bilimsel bir olay olarak alması açıkça hoşuma gitti eh tabi ki bu noktada Mısır tanrılarının da olaylara müdahale ediyormuş gibi görünmesi biraz fantastik kalmış diyorum.


Zamanınız olduğunda  beş kitabı da sırasıyla okuyun, biraz tarih biraz rüya güzel bir dünya! 


21 Nisan 2014 Pazartesi

Bu haftasonu

Aslında pek bir şey olmadı. 

Ama garip ama güzel zamanlar geçirdiğim doğrudur.
 Mesela açık öğretim sınavından hemen sonra başladığım kısa yürüyüş 'Challenge Accepted!' nidasıyla eve yürüyüşe döndü. İzmir içinde üç ilçe değiştirerek eve vardım. Toplam 6 km miş sonradan yaptığım hesaba göre.



Pazar günü ise hiç bilmeden tahminen bindiğim otobüsün beni bıraktığı bilinmezlik ve o bilinmezliğin olduğu yerdeki onlarca meslek lisesi beni gerçekten şok etti. Hiçliğin ortasına okul kurmuşlar ve bu hiçlik İzmir'in en işlek semti Alsancak'ın 2 km yanında. 

Bu arada unutmadan İzmir Kitap Fuarı açıldı. Pazar günü sınav çıkışında gittim ve gezemedim diyebilirim çünkü çok kalabalık, kitap fuarından çok insan fuarına dönmüş biraz. Daha önceden aklımda olan kitapların fiyatlarına göz attım. Şans eseri indirimde olduğunu gördüğüm Sherlock Holmes ve Anna Karenina kitaplarını alınacaklar listeme ekledim ve fuar içinde geçen iki saat sonunda yorgunluktan ölmüş bir şekilde güruhla birlikte dışarı ulaştım. Hatta bütün her yeri onlarla beraber bile gezdim diyebilirim, itiş kakış çünkü ortalık.
Neyse perşembe veya cuma günü belirlenen kitapları alıp çıkacağım. Fazla indirim de göremedim zaten nasıl fuarsa...



Pazar gecesi sabahın ilk ışıklarına kadar teknik rapor ödevini tamamlamakla uğraştım ve yarım yamalak bir şekilde de olsa bugün teslim ettim, önümde hazırlanması gereken bir ton sunum ve raporları ise yapılmayı bekliyor.

Ah unutmadan! Derslerin çıkışında fakülte önünde en üst basamaktan başlayıp on merdiveni seke seke aşağıya kadar inip bir güzelde yerde sektim. Denemenizi tavsiye etmem ama eğlenceli olduğunu itiraf edeyim  :D



10 Mart 2014 Pazartesi

Monte Kristo Kontu

Ah Edmond Dantes!

Sevdiği kıza kavuşma hissiyle yanıp tutuşan genç ikinci kaptan, kaptanın hastalık sonucu ölmesi üzerine Firavun adlı geminin başına geçer ve hikayemiz başlar. Bu hevesli, genç olduğu kadar becerikli ve kör kütük aşık olan yakışıklı adam, gemi muhasebecisinin, komşusunun ve sevdiği kıza aşık olan bir adamın oluşturduğu bir tuzağın ortasında kalarak savcı önüne çıkartılır hem de tam sevdiği kız katalan güzel Mersedes'le evleneceği dakikada. Savcı onun suçsuz olduğunu bilmesine rağmen İf şatosuna gönderir ve ıstırap günleri başlar Edmond için...

Tam aklını yitirmek üzereyken Rahip Faria ile tanışır. Onun arkadaşlığı, dostluğu ve öğretmenliğiyle kendini bir hapishane hücresinin içinde geliştirir. Beklenmeyen bir ölüm onları ayırana kadar ve kafasında oluşan intikam duygusunu gerçeğe dönüştürmek için harekete geçer. Hapis yıllarında geçirmiş olduğu değişim Edmond Dantesi öldürmüş Monte Kristo kontunu ortaya çıkarmıştır. 

Ve artık onun mutluluğunu, gençliğini ve hayatını elinden alan insanlardan intikam alma vakti gelmiştir...



Bu kadar kalın kitap okunur mu?
Sen bunu gerçekten okuyor musun?
Hayatımda okuduğum kitapları üst üste koysam bu kadar olmaz. 

Şeklinde aldığım tepkilere rağmen tadı damağımda kalarak okudum muhteşem bir kitap. Alexandre Dumas gerçekten bir baş yapıt çıkarmış. Kitabın içinde Napolyon'dan III.Selim'e tarih, Dante'den Shakespeare'ye edebiyat ve Fransız, Türk, İtalyan yaşam tarzlarını yansıtan anlatımlar mevcut. Zaten hikayemiz Bin Bir Gece Masallarından parçalar gibi ilerliyor. Kitabın en basit iki dersi dibe vurmadan yukarı çıkamazsınız ve yağılan hiç bir haksızlık cezasız kalmaz diyebilirim basitçe. Fakat eğer okuma fırsatı bulursanız hikayeden çıkaracağınız dersler ve öğreneceğiniz hayatın geçekleri arasında bu ikisi yüzeyselliğin yüzeyseli.


Şimdi bir daha filmini izleyeceğim ve bu kitabın hayata bakışıma bambaşka bir pencere açtığını de itiraf etmem gerekmekte. Sizde okuyun bana hak vereceksiniz.

İyi akşamlar :-)

10 Mayıs 2013 Cuma

Kitaplar

İki alışveriş, (dostluk ve aşk) rastlantılara ve başkalarına bağlıdır; biri aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider.Onun için yaşamımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alışveriş, kitaplarla kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha kolayca yararlıdır. Ömür boyu yanı başımda, her yerde elimin altındadır. Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar. Öyleyken, onları yalnız daha gerçek, daha canlı, daha doğal rahatlıklar bulamadığım zaman aramama hiç de kızmaz, her zaman aynı yüzle karşılarlar beni.



Atını yularından tutup ardından çekene yürümek kolay gelir, derler. Bizim Jacques, Napoli ve Sicilya kralı, o genç, güzel, gürbüz adam, sedyeyle taşıtırmış kendini uzun yollarda, başı fukara işi bir yastığa dayalı, boz kumaştan bir giysi ve takkeyle; ama şahane bir alay gelirmiş ardından: Tahtırevanlar, yularından çekilen türlü türlü binek atları, rütbeli cübbeli kodamanlar, görevliler: Bu ne perhiz, ne lahana turşusu dedirtecek. İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz. Pek doğru olan bu atasözünü ben denemiş ve kullanmış olarak, kitaplardan gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Gerçekten ben kitapları, kitap nedir bilmeyenlerden fazla kullanmam diyebilirim. Cimriler nasıl günün birinde kullanacağım diye hiç dokunmazlarsa definelerine, ben de öyle saklarım kitaplarımı. Ruhum onların benim olmasıyla doyar, yetinir. Savaşta, barışta, kitapsız yola çıktığımız olamaz; yine de hiç kitap açmadığım günler aylar olur. Biraz sonra, yarın, canım istediği zaman okurum derim. Zaman yürür gider beni dertlendirmeden; çünkü kitaplarımın dilediğim zaman bana sevinç verecekleri, yaşamıma destek olacakları düşüncesi anlatabileceğimden büyük bir rahatlık verir bana. İnsan yaşamı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım. (Kitap III, bölüm III)


Vermekte aşırı giden bir kralın uyrukları istemekte aşırı giderler. Akla göre değil örneklere göre pay biçerler kendilerine.(Kitap III, bölüm VI)


Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çoğu kez. Kargaşayı çıkaran, yararını kendi görmez pek. Başka balıkçılar için suları bulandırmış olur. (Kitap I, bölüm XXIII)


Montaigne, Denemeler, sf. 269-271, Cem Yayınevi

22 Nisan 2013 Pazartesi

Hiroşima'nın Çiçekleri

Aslında nasıl anlatacağımı bilemiyorum!



Doğduğum günün geçmişinin bu kadar acı olması ve acıların hala devam ediyor olması ise beni daha çok yaralıyor.

Edita Morris kitabında kurgusal olarak bir hikayeden bahsetmiş fakat gerçeklerin anlattığından pek farklı olduğunu düşünmüyorum. Aslında hiç bir anlatım yapmadan sadece kitapta bulunan yerleri sizlerle paylaşıp hikayeyi size hissettirmeyi düşünüyordum fakat sonradan vazgeçtim. Belki sonra yaparım...

Kısaca hikayeden bahsedeyim;

Atom bombasının Hiroşima'ya atılmasının üstünden 14 yıl geçmiş...
Kiraz Çiçeklerinin tomurcaklarının yeni yeni açmaya başladığı bir zaman, Amerika'dan iş görüşmesi nedeniyle Japonya'ya gelen Amerikalı Tokyo'dan sonra Hiroşima'ya uğruyor. Yolunu sorduğu Yuka geçici kiracı aradıklarını söylüyor ve Yuka'nın kız kardeşini daha önceden aşık olduğu bir bayana benzeten Sam orada bir süre kalmaya karar veriyor.

Ve Hiroşima'ya savaşın verdiği zararı ve onun etkilerinin nasıl devam ettiğini görüyor...

Hikayeyi Yuka'nın anlatımından dinliyoruz. Kesik kesik ama akıcı bir anlatım. Özelikle onun yaşadıkları, düşüncelerini çok güzel bir şekilde yazıya dökmüş yazar. Olayların gelişimini genel olarak en baştan tahmin ediyorsunuz fakat sonuç tam olarak beklediğiniz gibi olmuyor...


Açıkçası, hikayenin üzerinizde oluşturacağı duygusal yük gerçekten çok ağır. Japonların, yaşam ve düşünce tarzlarının Amerikalıların tarzına ne kadar zıt olduğunu ama dışarıdan bakıldığında ikisinin de ortak bir çok his paylaştığını görebileceksiniz. Yuka'nın Misafirini olayları anlamasından ve o saflığının, mutluluğunun bozulmasını önlemek için göstermiş olduğu uğraş, ona duyduğu yakınlık ve arkadaşlık hepimizin çevremizde aramış olduğu duyguları eşsiz bir şekilde yansıtıyor.

Kitaba hayran kaldım, bitirdikten sonra tekrar okuyup bitirdim. İlk başta sıkıcı gibi gelen hikayenin özünü anlamaya başladığım da benim için vazgeçilmez kitaplardan biri haline geldi Hiroşima'nın Çiçekleri.

Eğer bulabilirseniz okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum...

Işığın inayeti üzerinizde olsun... :-)


20 Nisan 2013 Cumartesi

İzmir Kitap Fuarı

Bugün, bahçedeki güllerimiz de başlayan küllük hastalığına karşı ilaç almaya Kemeraltı'na gittim. YKM'nini önüne geldiğimde hatırladım ki Kitap Fuarı bugün başlıyor. Ve hemen işlerimi hallettikten sonra fuar alanına gittim.

Son zamanlarda her şeye sinirlenen biri olmama rağmen ilk defa fuar içindeki o gereksiz kalabalığa kızgınlığım fazla yoktu. Gerçi sürekli ne yapacağını bilmeyen insanlarla çapışmaktan biraz sigortalarım attı ama kendimi tuttum. Gerçekten çok fazla kalabalıktı ve ilginçtir ki fuar alanında tanıdığım hiç kimseyi görmedim. Açıkçası bir çok arkadaşımın orada olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyordum. 

Kendi kendime oluşturduğum gezi rotasında, belki eskiden 'snake' oynayanlar bilir en uzun seviyeye ancak sürekli aynı şekilde boydan boya kıvrılarak gelebilirsin, yürüdüm. Her bir aralıktan iki kere geçtim, fakat neredeyse bütün kitapları gördüm. Ahh! Ahhh!

Kitap Fuarları tarihinde ilk defa gerçekten indirim yapılmış olmasına rağmen, param olmadığı için hiç alış veriş yapamadım. Bu haftaki harçlığımdan arttırıp, perşembe veya cuma günü tekrardan uğrayıp en azından gözüme kestirdiğim bir ikisini alacağım.

Resmen dolaştığım bütün pavyonlarda kitaplara 'kedinin ciğere baktığı' gibi baktım. Özlemini duyduğum, kitaplığımda en çok görmek istediğim Zaman Çarkı serisinin son kitabı Türkçeye daha çevrilmemiş fakat var olan 13 kitaplık set 500 liraya inmiş ve ben sadece ellerimi onların üzerinde gezdirdim. :(
Artık ancak seneye para biriktirip almayı planlıyorum... İki senedir zaten erteliyordum bir sen daha eklendi...

En çok bulmayı düşündüğüm DeathNote mangalarını gezerken bir türlü göremedim. Monte Kristo Kontunun büyük kalın beyaz bir kitap halinde olan basımını gördüm ve aşık oldum. O kitaba bakakaldım zaten bir süre, sonra satış yapan kız: 'ayrıca indirim de yapabilirim' dediğinde hüzünlendim... 'Teşekkürler!' deyip oradan boynu bükük ayrıldım. Ancak 75 kuruş yaparsan alabilirim diyemedim...

Şimdilik hafta içi almayı düşündüklerim, Sherlok Holmes'in kitapları (Çünkü işporta da bile daha pahalı), April yayınlarından 3 tane çizgi roman öyküler ve Tübitak yayınlarından Jules Verne nin yeni gördüğüm kitabı.. aslında daha nicelerini almak istiyorum fakat bütçem müsait değil!

Eğer okumadıysanız veya kitaplığınızda bulunmasını istiyorsanız. April'de Olasılıksız ve Empati büyük bir indirimdeydi. Yanlış duymadıysam bakarken (bende var diye sormadım) ikisi birlikte 23 TL ye satılıyordu.

Mutlaka gezmenizi, kitaplara göz atmanızı ve onları okuyarak yeni dünyalara yelken açmanızı yürekten diliyorum...


Evimin bir kısmının böyle olmasını istiyorum... :-)

2 Nisan 2013 Salı

Kitaplar

Kitaplar...

İşte benim dünyam, o kapağı açıp ilk sayfayı çevirmem ile başlıyor. Hangisi olduğu hiç önemli değil!
Sadece okumaya başladığım anda beni kendisine hayran bıraksın, dünyasına alıp benim ufkumu genişletsin. Hayata bakışımda yeni bir perspektif kazandırsın, benim için yeterlidir.

Pek büyük olmayan fakat beni idare edebilen mini bir kütüphanem var diyebilirim odamda. Hayatımın ilerleyen günlerinde ise kitaplarıma büyük bir oda ve daha yüzlerce yeni arkadaş edindirmeyi düşünüyorum.

İşte böyle yerleri olmalı bir evin...







Kitaplarımdan bahsetmişken, uzun zamandır yapmadığım bir alışkanlığıma geri dönmeye başlıyorum. Kitaplarımı tekrardan okumak! Ben biraz tuhafımdır bu konuda beğendiğim kitapları tekrar tekrar okur, hayran kaldığım filmleri sürekli izlerim. Aynı şarkıları dinler, aynı düşünceler içinde kendimi hapsolmuş bulurum. Belki benim yeniliklere açık olmadığımı düşünüyorsunuz... Öyle olabilirim! Yeniliklerin güzel olanlarını hoş karşılar ama eskiye olan bağlarımı ise hiç koparmam. Bir gün o yenilerde eskidiğinde diğerleri ile aynı özellikleri paylaşacaklardır benim için.

Yeniden okumaya başladığım kitap Karıncalar, özellikle ilk iki kitaptaki hikaye, kurgu ve içinde bulundurduğu  kısa sorgulamalar benim zihnimde ayrı bir yere sahiptir. Kitabı tekrar okuduktan sonra ayrıntılı bir incelemesini sizlerle paylaşmayı planlıyorum.

Sonrasında Ramses serisini okuyacağım ve İzmir Kitap fuarına yeni kitapları, farklı dünyaları kendi dünyama katmak için okumaktan en çok haz aldığım kitapların taze mutluluğuyla gideceğim.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Enchantment

Zarafet!



Ünlü film aktristi Audrey Hepburn'ün yaşam hikayesi.

Şimdiye kadar pek fazla biyografi okumadım, ama okuduklarımın en güzeli olduğunu söyleyebilirim. Donald Spoto gerçekten çok iyi bir iş başarmış ve adlarını duyduğumuz bir çok ünlü yıldızında hayatını kaleme almış. O kitapları da okumak için sabırsızlanıyorum. Çünkü anlatım tarzı, yapmış olduğu araştırmalar, kullandığı dil gerçekten çok iyi!

Audrey çok ağır, travmatik bir çocukluk geçirmiş. Babasının yaptıkları, ikinci dünya savaşının koşulları onu fazlasıyla yıpratmış. Fakat o amacından ve isteklerinden hiç vazgeçmeyip, hayallerinin peşinden koşturmuş. Kendisini beklenmedik bir anda müzikallerde sonrasında da beyaz perdede bularak günümüzdeki ününe kavuştu.

Aslında onun sevilmesinin gerçek nedenin onun içindeki iyiliğin ve duruşundaki asil zarafet in olduğunu düşünüyorum. Yazarın anlatımı da bu fikrimi destekler nitelikte. O her zaman kendi arzularıyla hareket etmiş ve kendi farklılığını dünyaya göstermiş. Ve birazda şansın kendisine güldüğünü söyleyebilirim. Aynı şekilde de bazı talihsizliklerde yakasını hiç bırakmamış. Aşk hayatında bir çok kez hüsrana uğramış, kendi küçüklüğünde yaşayamadığı o sıcak aile özlemini kendini adayacağı bir eş ve doğuracağı çocuklarla oluşturduğu yuvada gidermeyi düşünmüş. Fakat hayat o açıdan pek yüzüne gülmemiş, ayrılıklarla dolu bir kalp defteri olmuş...

Hayatının son yıllarında UNICEF gönüllüsü ve tanıtım yüzü olarak, dünyanın her yerindeki çocukların sağlık, eğitim, beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi için yardımcı olmuş. Gerekli olan bağlantıları, dayanışma toplantılarını gerçekleştirmiştir.

Ben kendisini ilk olarak Breakfast at Tiffany's  te Moon River şarkısını söyleyişiyle tanıdım.

İşte o video;




"Bir tarafım belki hep çocuk kaldı. ama bir yandan da, erkenden olgunlaştım. Çünkü genç yaşta acı ve korkuyla tanıştım..." Audrey Hepburn



28 Ocak 2013 Pazartesi

Aşka Dair Nesirler

Mavi Peri Ümit Yaşar Oğuzcan'ın aşka Dair Nesirler kitabını bir başka kitapla beraber kendisine almıştı. Bende bir zamanlar onun yol göstermesiyle şiirler alemine girmiştim ve ÜYO okuduklarım içinde kendime en yakın bulduğum şairdir. Mavi Peri'de bunu biliyordu ki sanırım kitabı okumam için bana ödünç verdi. Biraz boşlaya boşlaya, bazı yerlerinde üzülerek, bazı yerlerinde iste imrenerek okudum kitaptaki her satırı. Boşlamamın sebebi kitabı okuma zamanımın karmaşık düşünceler içinde olduğum bir döneme denk gelmesiydi ve aynı şair gibi hissediyordum. Ümitsiz bir aşk peşindeyim...

Belki de öyleyimdir, bilmiyorum. Tek bildiğim onu düşündüğüm her an kalbimin sinek kuşunun kanatları gibi çıpınışları, gördüğüm her anda hiç kimsenin karşı koyamayacağım bir büyünün etkisinde kalmam. Tek bildiğim bunlar. daha önceden hiç bu kadar yoğun olmamıştı bu duygular. Onlar su ise bu civa. 

Şair hep hayali bir kadını aramış, ona çok yakın olanlarını bulmuş ve kaybetmiş, uzaklarda hep onu görmeye çalışmış ama yüreği izin vermemiş. O hep sevdiği kadınları yüceleştirmiş, ilahlaştırmış. Bu yüzden de hiç bir zaman onlara ulaşamayacağını düşünmüş ve ben de aynı düşünceyi hep yüreğimin içinde hissediyorum. Çünkü o zaman ne kadar iyi olursanız olun hep kendinizi aşağıda, alçaklarda hissediyorsunuz. Fakat o bir tanrı ben ise bir kulum ona nasıl yaklaşayım ki! Diyorsunuz ve yakarıyorsunuz... Bir cevap bekliyorsunuz, sizi anlamasını istiyorsunuz ama o hep suskun...


Kitabı anlatayım birazda, 
İlk önce daha önceden hiç okumadığım güzel şiirleriyle başlıyor.(Burada biraz hüzünlendim)
Sonra Sahibini arayan mektuplar çıkıyor karşınıza ve bunları ben yüksek sesle okudum. Side öyle yapın şairin hisleri daha iyi hissediliyor.Mektuplardan en beğendiklerim(belkide kendime yakın bulduklarım) 5, 9 ve 18. Mektupr oldu.

Ve en beğendiğim iki bölüm , Hüzün Şarkıları ve Senden, Seninle, Senin için.
Bu bölümlerdeki her bir Nesiri benim anlatmak isteyip anlatamadığım duyguları içeriyor. Keşke onun gibi anlatabilseydim hislerimi diye imrendim Ümit Yaşar Oğuzcan'a ama okurken anlarsınız içimde barınan duyguları sanırım...

Ve Mihriban'a Mektuplar var Son bölümde de ve orada bir aşka sevgiye, sevgiliye sahip olmanın mutluluğu var bana göre...

Tabiki daha neler hissettim ve kendimce yorumlardım fakat nedense onları kelimelere dökebilme kabiliyetim yok, sanki kurduğum hiç bir cümle o hisslerimi anlatamayacakmış gibi, elıp kitabı okuyun eminim sizde Ümitsiz bir aşkın pençesinde olduğunuzu düşünüyorsanız. Benzer duyguları yakalayacsınız ve belkide çok güzel bir şekilde kelimelere dökebileceksiniz..

Herkese şiirli, aşklı ve sevgi dolu günler...