Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2014 Cuma

Hikaye



Benim hikayem daha başlamadı!
Doğumumdan bu güne kadar yaşadıklarım,
Bir kitabın ön sözünden başka bir şey değildi aslında.
Arada akıp giden yıllar..
Sadece hikayenin kahramanını, geliştiren olaylar bütünü
Yaşanan aşklar gerçeğin özü,
Yapılan hatalar, doğrunun bir yansıması.
Alınan nefesler başlamamış bir hikayenin,
Anlatılmamış olanların gelişini gösteren.
Bir esintiden başka değil aslında..

Hikayenin girişi hala bitmedi!
Ne zaman o gözleri göreceğim,
İçinde sevgi ve aşk ile bakan gözleri!
Ne zaman atan bir kalp duyacağım
Sadece benim kalbim çarptığı için hızlanan.
Ne zaman bir kokunun büyüsü altına gireceğim
Sadece onun terinden oluşan..
Ne zaman bir ten tüm sıcaklığıyla ruhumu esir edecek.
İşte o gün hikaye başlayacak..

Ne zaman ilk öpücüğü dudaklarımda hissedeceğim
Yanan bir alevi göğsümde tutacağım.
İşte o gün hikayem başlayacak...




10 Ağustos 2014 Pazar

Cümlelerle hikaye

Keşke insanlar içlerinde sakladıkları duyguları karşılarındaki insanlara da söyleme cesaretini bulabilse, sadece olduğu gibi safça ve hiç bir şeyi gizlemeden. Yanıtlarda aynı şekilde gelse keşke, altında hiç bir art niyet olmadan gerçek duygular halinde.

İnsanın zihninde hiç bir soru, karışıklık kalmamalı. Gündüz görünen gök yüzü gibi olmalı insanın zihni, bulutsuz alabildiğine mavi. Gecenin yıldızları sürekli gök kırpmamalı, şöyle mi böyle mi suali oluşmamalı...

Biri var aslında, ne yaptığımı hiç bilmediğim. En zoru sessizliktir derler ya öyle bir şey varmış, içindeki zehri kussa ne olurdu onuda bilmiyorum gerçi. Artık iki yabancıyızdır büyük ihtimalle...

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var diyorlar, var mıdır bilmiyorum ama son içtiğimiz kahveyi hatırlıyorum.. O gün bir söz söylemiştim şakamış gibi gelmişti kulağa, aslında latife altında yatan gerçekti. Yanıtı; 'Odunla kafanı kırarım!' ardından hoş bir kahkaha.

Sonrası dökülen yaprakların mevsimi; sonbahar...




18 Haziran 2014 Çarşamba

Pandora'nın Kutusu

Hikayemiz ilk insanların yaşadığı zamanlara gidiyor ki o zamanlarda dünya üzerinde sadece günümüzde  erkek olarak bilinen tür yaşamaktaydı. Yaşamları sonsuz ve mutluluk doluydu. Dünya'nın tamamı bolluk içinde ve Tanrılar Olimpos'tan onları izlemekteydiler.

Bir gün Tanrılar katında hiç yaşanmamış bir olay vuku buldu. Hırsızlık! Zeus çılgına dönmüş ve bütün tanrıları aralarındaki haini ortaya çıkarmaları konusunda tembihliyordu. En önemli nesnesi, eğlencesi ateş çalınmıştı. Çok geçmeden kararan hava ile yer üzerinde parlaklıklar ortaya çıktı, o ana kadar aklına öyle bir şey yapabilecekleri hiç gelmemişti. Fakat ateş insanların ellerinde gezdirdikleri bir oyuncak olmuştu. Zeus sinirden bütün gökyüzünü bulutlarla doldurmuş, her yere yıldırımlarını savurmaktaydı. Tam o sırada Hermes içeri girer ve ateşi çalanın Prometehus adında bir yarı tanrı olduğunu, insanlara da onun ateşi kullanmayı öğrettiği haberini verir.

Artık Tanrı Zeus intikam peşindedir...
Aklına gelen tüm kötülükleri bir kutunun içine hapseder ve Hephaistos'a insanlara benzeyen bir canlı yaratmasını ister. Toprak ve sudan oluşturulan çamurla hemen insana benzeyen bu canlıya tüm Tanrıların insanlarda olmayan özellikleri koymalarını ister Zeus.

Athena, el işlerinin inceliklerini öğretir ona. Hera, hırs ve tutkuyu, Hermes düzenbazlığı, Aphrodite ise güzellik ve seksiliği, Eros ise aşk'ı öğretir. İnsana benzemesine rağmen daha çok Tanrıçalara benzeyen bir kadın ortaya çıkar en sonunda. Ve ona ' Tanrıların Hediyesi' anlamına gelen Pandora ismi verilir.



Zeus tüm kötülükleri içine koyduğu kutuyu Pandora'ya verir ve onu Prometheus 'un kardeşi Epimetheus'a götürmesini ister. Prometheus bunu haber almıştır ama tüm uyarılarına rağmen kardeşi kutuyu kabul eder ve şimdiye kadar görmüş olduğu büyüleyici canlıyı kendisiyle beraber yaşaması için ikna eder. Beraber geçirdikleri ilk günün sonunda Pandora'nın getirmiş olduğu kutuyu Epimetheus açar ve tüm dünyaya Zeus'un hapsetiği kötülükler yayılmaya başlar. Böyle bir şey beklemeyen Pandora kutuyu son anda kapatarak daha fazla kötülüğün dünyaya yayılmasını engellemeye çalışır fakat çıkmış olanlar huzur içindeki insanları birr kaosun içine sürüklemeye yetmiştir.

Bu durumu gören Prometheus, Zeus'tan af dilemeye gider. Zeus ise onu tüm insanları izleyebileceği bir dağa zincirler ve ' Yaptığının sonuçlarını dünyanın sonuna kadar izle!' der.



Pandora'nın Kutusu açıldıktan sonra dünya üzerinde hiç bir şey bir daha eskisi gibi olmamıştır...

16 Nisan 2014 Çarşamba

Eski resimler

Bütün hikayeler aslında eski resimlerin arasında saklıdır...

Ders çalışmam gerekiyor, ama çalışasım hiç yok ve bunun üzerine hasta da olunca ne yapacağımı şaşırdım. Bilgisayarın içindeki resimleri kurcalamaya başladım. Tumblr, Instagram, Facebook ve Twitter'den paylaşılan resimlerden yaptığım mini bir koleksiyonum varmışta haberim yokmuş. Aklımda güzel anılar canlandıranlardan ve beğendiklerimden bir kaçını sizlerle paylaşayım bu gizli hazineden ;)

Genel olarak

Açılımı gerçekten bu olabilir :)

Adam Dean ya!

Bilinçaltı işte

Harbi :D

Bana aşktan bahsedildiğinde

Yürrüüü bea!

Bazı günler vardır

Ted = Me

Gelecekteki kızım ^.^

Master Yoda!

Merida

Kesinlikle!

Ders çalışıyorken hissettiğim

En yakın zamanda yapmak istediğim!

24 Ocak 2014 Cuma

Görünmezlik Pelerini

Çocukluğumda bir pelerin hediye edilmişti, ipek kadar yumuşak ve hafif bir kumaştan yapılmış renkgarenk bir pelerindi.Geçen yıla kadar onun hala o eski deri bavulumun içinde durduğunu fark etmemiştim. Çıkartım, şöyle bir baktım, eskime,yenik, yırtık gibi bir şey var mı diye yoktu hatta bana verildiği günkü gibi yepyeni duruyordu.

Bizim buralar bol yağmur alır kışları, hele bir rüzgarı vardır içine işler adamın kemiklerini dondurur daha sen farkına varmadan yataklara düşersin. Böyle bir havada kullanılmaz ama bir deneyeyim dedim. Şöyle üzerime attım ve rengi hafif bir değişir gibi olup normale döndü, ayna karşısında boyun ipliklerini bağlamamla beraber aynada vücudum yok oldu. Kapşonunu taktığımda ise artık ben yoktum. Yaşadığım o şok ile birlikte pelerini üzerimden çıkartıp bir kenara attım, bir yumak halinde bavuldan çıkarttığım gibi rengarek şekilde yerde bekliyordu.



Sinemada yıllar önce izlemiştim, büyücü bir çocuğun böyle saçma bir pelerini vardı. O zaman da çok saçma gelmişti zaten ama şimdi elimde çocuğunki gibi ama şu an yere atılmış, yumak haline getirilmiş ve şaşkın gözlerimi üzerinden ayırmadan baktığım  bir pelerinim var. Aklıma bir çok fikir geldi hemen ama nereden başlayacağıma bir türlü karar veremedim, artık görünmezim nasılsa istediğim her şeyi yapabilirim...

Pelerini denemem lazımdı önce, sınırlarını ve özelliklerini bilmeliydim. Üzerime geçirdiğim gibi çıktım dışarıya, hava karamsar ve hafif basık, biraz can sıkıcı ruh hali var ortalıkta. Bir kaç balıkçıyı izledim biraz, kenardan geçen köpeğin kuyruğunu çektim. Hırlayarak geri dönüşü ve ne olduğunu anlamamanın verdiği şaşkınlıkla biraz irkildi sonra adımlarını biraz hızlandırarak yoluna devam etti benim gibi. Kalabalık sokaklara vardığımda bir kaç kişiyle çapışmaktan kılpayı kurtuldum, en zor kısım kalabalık içinde gezinmekmiş. Bir müddet daha gezindikten sonra canım sıkılmaya başladı. Görünmez olmanın verdiği özgüven yerini görünmezken hiç bir şey yapamamanın can sıkıntısına döndü. Sonuçta bu sırrı bir tek ben biliyorum. Bir müddet daha dolaştıktan sonra eve geri döndüm. Bu pelerinle neler yapacağımın sorularını aklımın bir köşesine itekleyerek, pelerini bavula geri yerleştirdim.

Gerçekte de görünmez bir pelerinle neler yapabilirim?




21 Ocak 2014 Salı

Şok

Hatta şok şok şok...

Güneşli bir gün, hafif bir esinti vardı ama insanın içini ürperten cinsten değil sahilde yürüyorum bugün, kulaklık kulağımda Alphaville - Forever Young çalıyor. Kocaman çantalı bir kız yanındaki gençlere bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama onlar kızı anlamadıkları gibi işin geyiğindeler. Önce yoluma devam etmeye karar versem de vazgeçip yanlarına gittim, her halinden turist olduğu belli olan kızın ingilizcesi de pek iyi değil. Oğlanlar zaten ingilizce bilmiyor hatta kızı yanlarından aldım diye bir küfür de yiyorum arkadan. 



Letonyalıymış, gerçi güzelliğiyle baltık ülkelerinden geldiğini hemen belli ediyordu zaten, biraz ayak üzeri sohbet ettik çatpat ingilizceyle zaten o sırada aradığı otelin önüne gelmiştik. 'Burası mı?' diye sorduğumda anlamadığım bir şey söyleyip beni öptü! Benim de açık renk olan tenim haliyle kıpkırmızı bir hal aldı, bunu gören kız durumu sevinçten ne yaptığını bilemediğini, onların orada çok doğal bir şey olduğunu hatta söylediği o anlamsız sözcüğün 'Mükemmelsin, teşekkürler!' anlamına geldiğini falan şeklinde açıklamaya çalıştı ama ben oradan ayrıldıktan bir saat sonra bile hala yüzümün kırmızı olduğunu hissediyordum.



Şehrin en işlek caddelerinden birine vardığımda geçmiş günler bir film şeridi gibi ilerlemeye başladı, ilk önce ilk aşkım diyebileceğim kız ile karşılaştım ki en son konuşmamızdan sonra arada yıllar vardı telefon numarasını verdi bir ara görüşelim, sohbet edelim diye, sonra hep vurgun olduğum ama hiç itiraf edemediğim o kocaman kahverengi gözlü kızla karşılaştık, arkadaşlarıyla minik bir kutlamaları varmış beni de davet etti ama işim var diye geri çevirdim. Son ayrıldığım sevgilimde yanında tuhaf biriyle barlar sokağına doğru ilerlerken gördüm uzaktan bir selam verdi. Ve bir gün içinde üst üste böyle olayların gelmesi yine bir şok etkisi yarattı ki daha ilkini atlatamamıştım.




Bütün bunların yanında kafamda ne tür bir hediye alacağım vardı, malum sevgililer günü yaklaşıyor. Güzel, romantik ve onun bir ömür boyu aklında kalabilecek güzel bir hediye olmalı, ayrıca işine de yarayabilecek bir eşya olmalı. Artık akşam üzerine doğru yaklaşırken vitrinlere baka baka ilerliyorum. O sırada memleketten çok sevdiğim komşu teyze ve onun güzeller güzeli kızı gelinlik-damatlık dükkanlarının orada vitrine bakıyorlardı. Kız; 'Şu gelinlik nasıl?' diye sorunca bir afalladım ki gösterdiği gelinlik hep hayran olduğum zarif, sade ama bir o kadar da güzel görünen az sırt dekolteli, kabarık omuz askılı bembeyaz bir kıyafet. 
'Çok güzelmiş! Ne oldu düğün mü var?' diye de meraklandım. Kız 'Evet! Çok güzel bir düğün olacak değil mi anne?' dedikten sonra sırtıma vurularak. 'Ee damat yakışıklı oğlumuz olduktan sonra tabi ki de!' demez mi! 
Benim renk yeni yeni çözülmeye başlamışken yine kıpkırmızı olup, kulaklarım yanmaya başladı. 

Benim o hale geldiğimi gördükleri gibi bastılar kahkahayı... 
'Daha değil ama belki ilerde neden olmasın, ailene selam söyle' diyerekten  beni dükkanın önünde bıraktılar.



(Kurgudur)

4 Aralık 2013 Çarşamba

Gözler

Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları...
Sürekli bir kovalamaca halinde ilerliyordu zaman.
Yaşam akıp gidiyordu, bir ömür bitiyordu!
Aslında sadece bir andı yaşanan
Hiç kimsenin bilmediği belki
Herkesin hatıralarına kazınmış bir anıydı...
.......
...


Dizelerini okuyordu yanındaki kadife sesli bir bayan, sesinin o titreşiminin verdiği huzuru daha önce hiç bir yerde bulamamıştı saçlarına aklar düşmeye başlamış kırklı yaşların ortasındaki uzun boylu adam. Ve aklına o eski hatıralar canlanmaya başladı gençlik yıllarına ait anılar....
Lise yıllarından beri takip ettiği bir kız vardı, pek güzel denemezdi aslında fakat onu gördüğü an dizlerinin bağı çözülür, konuştuğu konuyu unutur uzaklara dalıp giderdi. Arkadaşları arasında artık bir alay konusu olmaya başlamıştı onun için bu durum, kendisini durduramıyordu yinede hızlı atan kalbi, terleyen elleri, pembeleşen yanakları ile bir mecnundan farkı yoktu genç oğlanın. Kız mahalledeki bir pastahanede çalışmaya başlamıştı liseden sonra o üniversiteye giderken fakat hala içinde o konuşacak cesareti bulamıyordu. En mutlu günü en kötü gününe dönüşmüştü diplomasını alırken öğrenmişti ki beyninde bir tümör vardı ve görüşünü kaybetmesine az kalmıştı. Son bir kez hoşlandığı o güzel kızı görmeye gitti ameliyatından önce bir daha göremezse diye o bal rengi dalgalı uzun saçları, gök mavisi büyük gözleri aklına kazımak için uzaktan hiç tam olarak seçememişti ama ince narin elleri olduğu barizdi kırmızı giyinmeyi seven zarif açık tenli kızın. Ve hep o son görüntü aklındaydı adamın. Görme yetisini kaybettikten kısa bir zaman sonra şimdi şiiri okuyan hanımla evlenmişti. Şehrin kalabalık bir yerinde karşıdan karşıya geçerken kadife sesli bayan yardım etmiş ve onu gideceği yere kadar bırakmıştı. Yine tekrarlanan benzer bir karşılaşmadan sonra arkadaş olmuşlar sonrasında ise hayatlarını birleştirmeye karar vermişlerdi.



Şiire ara verip yanındaki kır saçlı adama baktı, gözleri gök mavisi, güzel kadın. Artık orta yaşın verdiği yaşlılık alametleri yüzünde kırışıklıklar ile başlamıştı. Yine de yaşıtlarından daha güzel olduğunun farkındaydı ve o eskiden kendini çirkin sandığı günlerin pişmanlığında... Yanında ki adama bakıp o lise günlerini, onu gördüğün an nasıl koşarak kaçtığını anımsadı birden, gülümsedi. Çok iseterdi halbuki o yakışıklı çocuğun kendisinin farkına varmasını kalbindeki o masum aşka cevap vermesini fakat hiç olmadı çocuğun kalbi sanki başkasındaydı, onunla hiç ilgilenmiyordu. Lise sonrasında pastahanede çalıştığı zamanlarda hep dükkanın önünden geçer bir kez olsun içeri bakmazdı. Lakin o çocuğa bakarken kaç tabak kırmıştı kim bilir... Sonrasında çocuğu görmez olmuştu, oda küçük bir kitapçı açmıştı hep hayal ettiği gibi biriktirdiği ücretleriyle. Bir gün işe giderken görmüştü o yakışıklı oğlanı içindeki bir deli cesaretiyle belkide kalbinin o hızlı atışlarının verdiği heyecanla atladı adamın önüne ve fark etti ki o uzun boylu yakışıklı adam onu hiç göremeyecek. Yinede onu bulmuştu artık bir daha kaybetmek istemiyordu, ona yardım etmek istedi ve böyle başladı ilk konuşmaları. Bir gün kendi kitapçısına davet etmişti, önce arkadaşlıkları başladı kitaplar aracılığıyla sonra da evlendiler. Kurduğu bir hayal, diğer bir hayalinin gerçekleşmesine yardımcı olmuştu aslında fakat hep aklında o yeşil gözlerin kendi mavi gözlerine değmesini beklediği günün özlemi vardı hiç gerçekleşmeyecek olan...



******

Umarım mini hikayeyi beğenmişinizdir,
Işığın parıltısı hep üzerinizde olsun, esenlikler dilerim :-)

30 Kasım 2013 Cumartesi

Love Story

Aşk!
Mucizevi kelime!
İçinizi kıpır kıpır eden, kalbinizin hızlanmasını sağlayan ve kelebekleri midenizde uçuşturan şey.

Kimsenin tam olarak tanımını yapamadığı ama herkesin anlamını bildiği,
Somut bir şey gösteremediği ama zihninde birinin imgesinin oluştuğu,
Anlatılamayan, her yerde aranan, lakin pek bulunmayan bir histir Aşk!

Bazı insanlar tek olduğunu iddia eder, bazıları tekrar tekrar aşık olur.
Bulunmaz hint kumaşıdır aslında herkesin aradığı
Ama başımızı çevirdiğimiz her yerdedir.
Hava gibi gerekli olandır,
Çölde ki su gibi bulunmayandır.

Benim hikayem hem herkesle aynı, hemde evrende eşsiz.
Ve bitmiş olan bir öykü aslında o yüzden sadece zihinlerde, hatıralarda hep güzel anılarla...


Buyrun size bir aşkın öyküsü, benim hiç yaşayamayacağım ama sizin geleceğiniz olabilecek bir öykü aslında!


25 Mayıs 2013 Cumartesi

Gözyaşı

Sonunda şehre varmıştı..
Ne kadar da özlemişti onu, o açık kahve gözlerini görmek, siyah kısa kesim saçlarının üzerinde elini gezdirmek istiyordu. Onun o çam gibi kokan kokusunu içine çekmek istiyordu en son telefonda konuştuklarında kalbini çok kırmıştı, ama özlemişti işte... İçi içine sığmıyordu!

Her zaman takıldığı bir yer vardı okulunun yanında kesin oradadır diye düşünerek yola koyuldu kırmızı kıyafetli, minik çantalı sarışın kız... Uzaktan gözlerinin rengini seçemezdiniz ama yaklaştıkça yosun yeşili gözleri sizi büyüsü altına alır, uzun kirpiklerinin kafesi içine düşerdiniz. Hızlı adımlarla hedefine doğru ilerliyordu, yüreği her adımla birlikte hızlanıyor, göğüs kafesine sığamayacak kadar hızlı atıyordu o kafeyi gördüğünde.

Kendisi liseden sonra devam etmemiş bırakmıştı okumayı, sevdiği ise şehre gelmiş üniversiteyi kazanmıştı. Buraya geldiği her seferinde ona imreniyor ve kıskanıyordu, buradaki  ortam , arkadaşlıklar o kadar sıcak geliyordu ki kıza. Kapıyı ittirip açtı. Gözlerinin içindeki ışıltılar yerinde duramıyor, gözlerinin sevdiceğini araması sırasında çevreyi aydınlatıyordu. İşte orada!

Koşarak boynuna atlama isteği duydu birden! İki adım attı ve dondu... Gözlerinin içindeki aydınlık yerini ışıltılı gözyaşlarına bırakmaya başladı. Ağzı açılmış, boğazına bir şey takılmıştı, yutkunamıyor hatta nefes bile alamıyordu. Yavaşça yan tarafındaki koltuktan destek alarak eğildi ve midesindekileri yere boşalttı...

İşte o an kulaklarının içindeki vızıltı gitmiş ve ortamın sessizliğinin farkına varmıştı. Buğulu gözlerinden çevresindeki herkesin ona baktığını görebiliyordu ki onunla gözleri birbirine değdi!

Gözlerinden yeniden yaşlar boşalarak arkasını dönüp dışarı koşmaya başladı kırmızı elbiseli kız, hala inanamıyordu! Sevdiceği, o beraber geleceklerini planladığı, hayallerinin bir numaralı insanı bunu ona nasıl yapabilirdi. Çam kokulusu, kahve gözlüsü.... bir başkasını nasıl öpebilirdi......



13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bakışlar...

Yine rutin bir gündü!
Okula gitmek için servisi beklerken bir anda sanki başka bir diyarmış gibi geldi çevrem. İnsanlar o kadar farklı görünüyorlardı ki! Kafamdaki zorlu düşüncelerden kurtulmak için uyguladığım bir yöntemi bu yeni insanlar için kullanmaya başladım.
Aslında minik bir oyunda sayılabilir. Gördüğünüz insanların hayatlarını, işlerini, amaçlarını ve o anda yapmaya çalıştıklarını tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Evet, pek sonuca ulaşabilecek bir oyun değil, çünkü büyük ihtimalle bir daha hiç birini görmeyecek. Hayatlarını öğrenme fırsatını bulamayacaksınız. Fakat aşırı çalışan bir zihni meşgul etmenin ufak bir yolu diyebilirim...

Metronun kenarında uzun beyaz üzerinde siyah minik şekiller olan bir kız duruyor, biraz sabırsız gibi birini bekliyor olması muhtemel. Elindeki kitaplara bakılacak olursa üniversite sınavına hazırlanıyor, belki bu yıl ki sınava girmiştir. Ortalamanın biraz üzerinde bir puan aldığını belirten zeki bakışlı yeşil gözleri var. Telefonuna baktı. Acaba nereyi düşünüyor? İzmir'de kalacak görünüyor, onu buraya bağlayan bir şey var gibi.. İşte beklediği geldi. Yakışıklı bir oğlanmış! Yeni çıkmaya başlamış sakallarından oluşturulan kirli sakalı ve onu görünce kahve gözlerinde pırıldayan mutluluk... Kızda aynı şekilde karşılık veriyor, el ele tutuşup metroya giriyorlar. Çok yakışmışlar birbirlerine... Gelecekleri de aydınlık olur umarım.

Ah! İşte servis geldi, az kalsın kaçırıyordum!

Yine oturacak yer az... Bir çocuğun yanına oturdum. Ders çalışmaya çalışıyor ama yazıları pek aklında tutamadığı belli, sıkılıyor ve camdan dışarısını seyretmeye başlıyor. Şu otobüse yeni binen kız niye sürekli bana bakıyor... İnsanların bana bakışları beni rahatsız ediyor, belki onlarda benim gibi oyun oynuyorlardır fakat benim gibi ara sıra göz atmak şeklinde değilde tren seyreder gibi yapmaları sıkıcı.

Hımm! Şu son binen çocuğu bir yerde daha önce gördüğüme eminim de niye gözlerini bana dikip kindar bir şekilde bakıyor onu anlamadım. Arkamda birine selam verdi! Yine o bakış ve ön tarafa gitti.
Tuhaf kesin gördüm ama hatırlamıyorum.

Bol müzik ve sonunda otobüs boşalmaya başladı. Yine o çocuk, birine gülümsedi...

Sanki o! Evet ona benziyor, daha önceden sevdiğimle beraber fotoğrafını gördüğüm çocuk. Neredeyse bir yıl oldu o resmi göreli emin değilim ama o gibi. Aynı durakta indik ve bakışlarını ensemde hissediyorum. Bir an dönüp sormak geldi içimden 'Sen onu tanıyor musun?' diye. Sonra derse geç kaldığımı fark edip sınıfa yöneldim, o ise başka bir tarafa doğru yollandı.

Neden öyle baktığını hala çözebilmiş değilim. Fakat birinin size kindar gözlerle bakması rahatsız edici.
İnsanların gözlerinin yansıttığı duygular üzerinde kontrol sahibi olması gerekiyor...
Poker oyuncuları gibi!



Rahatsız edici değil mi?

10 Mayıs 2013 Cuma

Kalp




Hafif bir yağmur vardı...
Öyle pek ıslatmıyor, sadece minik bir huzur veriyordu üzerime düşen her damla. Çevremde yüksek ağaçlar, gökyüzü dalların arasında neredeyse hiç görünmüyordu, akşam üstüne doğru yaklaşmıştı vakit. Hafif bir kızıllık göğü saran ince bulut tabakasının bıraktığı boşluklar arasından fark ediliyordu.

Ağaçların arasındaki bu yürüyüş yolu, iç dünyama yolculuk yapmak ve düşüncelerim içinde yalnız kalmak için güzel bir yerdi pek fazla insan buraları ziyaret etmez, doğanın güzelliğini onun verdiği huzuru, onunla iç içe olmanın güzelliğini anlayamazlardı.

Onunla bu yollardan kaç kez yürümüştük kim bilir, hala  zihnimde dün gibi canlanıyor. O dünyalara bedel tatlı gülüşü, gök mavisi eşsiz gözleri. Soğuk, narin ellerini tutarken ki korkum! O kadar zariftiler ki yanlış bir dokunuşumla kırılacak cam bir heykelin elleri gibiydiler. Artık yoklar... Bir kaç ay oldu sanırım ayrıldığımız o günden beri, o gitmek istedi nedensiz... Ben ise saygı duydum kararına! Çünkü biliyordum o kafasına koymuştu bir kere yoksa lafını etmezdi ve diyeceğim hiç bir şey gitmemeye ikna edemezdi onu. Zaten isterse geri dönebilir, sadece eskisi gibi sıcak bir sarılma yeterli... Benim ona olan sevgimin derinliğini hissediyor olması lazım. Ve bu kalp attığı sürece onu içinde bir yerlerde saklayacaktır...

Hayır yine olamaz! Hemde burada olmamalı...
Birilerini bulmalıyım..

Göğüs kafesimin içinde minicik tatlı bir kaşıntı, çok hoş aslında sanki insanın yüreğini okşuyor. Biraz daha büyümeye başladı o minik kaşıntı, büyük işler başaracakmışçasına ilerlemeye devam ediyor. Sağ elimi orayı kaşıyacak gibi sol göğsüme götürüyorum, sol kolum hiç bir şey hissetmiyor, kaşıntı artık bir karınca yuvasının içindeki yoğun hareketlendirmeye dönüştü ve boynumdan yukarıya doğru büyük bir ağrı uzanmaya başladı. Şah damarımdan kanım emiliyormuş gibi hissediyordum. Göğsümün içindeki o minik kaşıntı büyük bir ağrıya dönüşüp omurlarımın her bir parçasını hissetmeme sebep olmaya başladığı anda, yavaşça dünya bulanıklaşmaya... Kararmaya başladı...

Keşke son bir defa gözlerine bakabilsem, onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilsem... Diye düşünüyordum, gözlerim kapanmış, ağır ağır dizlerimin üzerine doğru düşerken...


28 Nisan 2013 Pazar

Güneş'in güzelliği

Uzun bir kışın ardından böylesine güzel bir güneş görmek insanın içindeki yaşam hücrelerini harekete geçiriyormuş.

Gece tam olarak kapanmamış perdemin bıraktığı boşluğu fırsat bilen ilk gün ışıkları hayat veren küçük hüzmeler şeklinde yüzüme dokunarak beni huzur verici bir rüyanın içinden uyandırdılar. Belkide rüyanın o kadar güzel olmasının sebebi onlardı, üzerinde pek düşünmedim. Mutluydum!

Yüzümde büyük bir gülümseme ile kahvaltımı hazırladım. Büyük kocaman bir pazar günü kahvaltısı! En sevdiğim reçelden sürdüm bir dilim, iki dilim peynir, üç zeytin, küçük çeri domateslerden ve uzunlamasına kesilmiş tuz serpilmiş hıyar. İyice demlemiş olduğum çayımı alıp geçtim deniz manzaralı salonumun cam kenarına berjere bir güzel kuruldum ve hafif kıpırdanan denizin güzelliğini seyrederek yaptım kahvaltımı. güzelliğin içinde kaybolarak aheste aheste, aslında tez canlı biriyimdir ama o huzur aceleye getirilerek harcanacak bir lüks değildi. Her zaman bulunamıyor öyle güzel günler, aydınlık sabahlar...

Bir süre ev işleriyle ilgilendikten sonra havanın güzelliğinin cazibesine kapılıp dışarıya çıkmaya karar verdim o kadar yapılması gereken ödev ve çalışılmayı bekleyen sınava rağmen...

Pek dikkat etmeden mavi kareli gömleğimi aldım, altıma da kotumu geçirip kendimi dışarıya attım. Kulağımda anlamadığım dilde hareketli şarkılar çalarken bende martıların suya dalışlarını seyrediyordum yürürken. Havanın biraz sıkıcı bir şekilde sıcak olmasına rağmen ara sıra esen hafif yel insanı yumuşak bir dokunuşla rahatlatıyordu.



Bir süre yürüyüşüm böyle sakin bir şekilde devam etti. Ufak bir dinlenme molası verdim yolumun yaklaşık yarısına ulaştığımda, orada ufak bir şaşkınlıkla bana el sallayan bir çift gördüm, pek fazla uzağımda değillerdi. Minik bir fotoğraf makinesini göstererek beni yanlarına davet ettiler. Onlarda havanın güzelliğini fırsat bilerek kendilerini çimlerin üzerine atmışlar ve bu anı unutulmaz kılmak istiyorlarmış. Çok güzel yüzlü, sohbetleri hoştu bir birlerine fiziksel olarak değil ama ruhen bu kadar güzel yakışmış bir çifti pek görmemiştim bugüne kadar.

Kadın uzun, sarışın uzun kıvırcık saçları olan açık tenli biri kendine ait ufak bir dükkanı işletiyormuş. Adam ise ondan biraz kısaydı sanırım gözlerinde büyük bir yorgunluk vardı ikisininde aslında böyle anlarının daha fazla olamayacağının düşüncesiydi belkide bilmiyorum. Uzun zamandır kemoterapiye devam ediyormuş, tedavinin yavaş gittiğini söyledi ve üzerine pek devam etmek istemediğini hissederek konuyu başka yere çevirdim o sıra da yolun yanından son sürat geçen bir motorun sürücüsüne dikkati çekerek. Sonrasında bir iki lafladık, bir kaç fotoğraf daha ekledik o güzel anılara ve vedalaştık en iyi mutluluk, sağlık ve gelecek dilekleriyle...

Fakat bu tesadüfi karşılaşma beni yolun geri kalanında derin düşüncelere sürükledi istemeden. Gerçekten birbirini seven çok güzel bir çift ve onları ayırmaya çalışan bir kara kedi kanser!

Beni hiç sevmemişti şükür ki! Ondan nasıl ayrılacağımı, daha doğrusu onu nasıl yalnız bırakabileceğimi düşünüyordum sonuçları öğrendiğim son bir buçuk aydır. Çünkü geride seven birinin kalması acı, ruhun aldığı yaralar ve sen eriyip giderken onun yanında çaresizce bekleyecek olması. Senin ona yalvaran gözlerle uzun uzun bakacağın. aklına gelecek olan yaşanacak günlerin kurulmuş olan hayallerinin güzelliği. Birinin gözündeki yaşam enerjisinin minik sebepsiz hücreler yüzünden yitmeye başlaması ve ona bakan yaşam dolu gözlerin içinde beliren aşkın üzüntüye kahra dönüşmesi...

İşte bunların hiç birini yaşamayacaktık. O ruhunun içindeki kanseri iyileştirmek amacıyla yollarımızın ayrılması gerektiğine karar verdi ve gitti. Yapabileceğim bir şey yoktu ki yapmak istediğim bir şey de yoktu aslında üzülmekten başka. Ya sevseydi! Ya o zamana kadar hep yanımda kalsaydı... Hiç birinin olmayacağına belkide içten içe sevinmiştim bile ilk defa ayrılmak istediğini duyduğumda.

Böyle daha iyi oldu!
Evet yolun sonuna vardığımda önümdeki insanların bir anda kafalarını bana çevirmeleriyle fark ettim son sözlerim düşüncelerimin içinden çıkmış dudaklarımdan kelimelere dökülmüştü. Sonra onlar yollarına devam ettiler bende eve dönüş yoluna geçtim.

Zamanım dolana kadar yaşantıma devam etmem gerekiyor. Zaten hep öyle yaşamam öğretilmişti bana;
'hiç ölmeyecekmiş gibi yaşa, yarın ölecekmiş gibi ibadet et' ikinci kısımda sorunlar çıkabilir belki ama ilk kısmı son nefesimi verene kadar yapmaya devam edeceğimi biliyorum!


25 Mart 2013 Pazartesi

Fallen Angel II

Bütün kardeşlerim çevremde toplanmışlardı...

Sanki evrenin her bir ucuna yayılmış olan bütün koruyucu ve gözlemciler, yerlerin yumuşak çim gibi insanın içini ısıtacak güzellikteki yeşil olduğu, beyaz oymalı ve devasa sütunların bulunduğu, her şeyin üstünde de gözetlediğimiz o eşsiz güzellikte minik elmaslar gibi parıldayan noktacıkların olduğu siyaha çalan bir resim tasvir edilmişti. İnanılmaz büyüklükteki o salon hiç bir aydınlatma kaynağı olmamasına rağmen sanki her yerden gelen bir ışık varmışçasına aydınlıktı.

"BABA!" diyerek seslendi, derinden gelen gür bir ses.

Sonra bütün gözler bana döndü, belki bir diz boyu kadarlık bir yükseltinin üzerinde durduğumu herkesin gözlerini rahatlıkla gördüğümde fark ettim. Kardeşlerimin gözlerinde korku, acıma ve duygudaşlık vardı, bazıları ise nefret ve öfkeyle süzüyordu...

"Sen En Önemli Kurallardan Birini Çiğnedin!" diye seslendi, babamıza haykıran o gür sesli başmelek. Onu bir türlü görememiştim çünkü kafamı oynatacak kadar cesaretli hissedemiyordum kendimi. Sonra yapmış olduklarımdan hiç bir pişmanlık duymadan yıkılmaz bir gurur ile yüzümü Başmeleğe döndüm...

O, benim hakkımda verilmiş olan hükmü açıklayacaktı. Ben durumumu ve sonuçlarını zaten daha en başta biliyordum, tüm cesaretimle bunu kabullenmiştim. Sadece doğru olduğunu düşündüğümü yapmıştım, ne yazık ki bu bizim için büyük bir suçtu. Kendi düşüncelerimize göre davranmak!


"Yeterince gelişmemiş bir canlı türüne öğrenmemeleri gereken, onlar için yasaklanmış olanı öğrettiğin için suçlusun! Meleklikten düşürüldün! Suçu işlemiş olduğun gezegendeki canlılardan biri olarak ölümlü olarak yaşayacaksın!" diyerek açıkladı cezamı.

Aslında benzer bir suç hiç yaşanmamış olmasına rağmen emirlere göre öldürülmem, daha doğrusu varlıktan yoksun bırakılmam lazımdı. Hiçlik!
Bu beklenmedik bir cezaydı, izleyenler arasında şaşkınlık ve bunun yaratmış olduğu şokun etkileri sürüyordu, çünkü ceza bir meleğe yapılabilecek en kötü olaydı; Düşürülmek! Ölümden bile kötüydü, düşüncemize göre.

"SUSUN!" diye gürledi yine başmelek.
" Sen! Öğretmiş olduğunun bedelini ödeyerek tekrar huzura kavuşabilirsin, bunun için sana sadece dört hak verildi. Bunları iyi değerlendir, eğer dördüncü hakkının sonunda da başaramamış olursan bir ölümlü gibi ölecek ve yaptıklarının cezasını Lucifer'in yanına gönderilerek ödeyeceksin."

O devasa salondaki bütün herkes donmuştu. Ve kimse gözlerini bile kırpamıyordu. Lucifer'in ismi bütün kardeşlerimin yüreğine korku doldurmuştu bile, onun bulunduğu o dipsiz kuyuya gitmenin düşüncesi bile dehşet vericiydi. Ve ben dört hakkımı doğru değerlendiremezsem o kuyunun içine gidecektim...

Herkes üzerinden dehşetin şokunu attıktan sonra, acıyarak gözlerime bakarak kendi sorumluluklarının başlarına döndüler. Kimse tek bir kelime bile etmedi önümden birer birer geçerlerken. Ta ki! En sevdiğim kardeşim benden bir an sonra var olan;
 " Bu cezaları gerektirecek kadar büyük ne suç işledin? Onlara ne öğrettin?" diyene kadar...

Bir şey söyleyemedim...

Oda uçtuktan sonra dudaklarımın arasından...

-Aşk!-


28 Ocak 2013 Pazartesi

Fallen Angel

"Anlatacaklarım daha önce hiç bir insanoğlu tarafından işitilmemiş bir hikaye. Kulaklarınızı dikin ve beni dinleyin en yetenekli ama bir o kadar da kabiliyetsiz minik canlılar... " dedi hiç beklenmeyen bir anda.

Zaten sessiz olan odada sadece şöminede yanan odunların çıtırtıları vardı.
Derin bir iç çekiş...

İlk bizler geldik bu evrende hayata, sonra yavaş yavaş genişledi o minik baloncuk ve biz sadece onun istediklerini yerine getiriyorduk. Başka bir amacımız, bir düşüncemiz yoktu... Ufak denemeler yaptı ve ilk defa bir yaratık ortaya çıktı ellerinden, o canlıların öğretmeni olduk. O zaman fark ettik ki içimizde daha önceden hiç farkında olmadığımız eşsiz bir bilgi hazinesine sahibiz, ama her şeyin bir sınırı vardı. O canlılara bir çok şeyi öğretmemiz yasaktı. Fakat onlar bir şekilde yenilikler keşfettiler, o minik canlılar... Çok ama çok inatçıydılar. 
Bir gülümseme dudaklarında...

Uzun süre izledik, yardım ettik edebileceğimiz kadar ama bir zaman şok olduk şaşırdık. Minik yaratıklar ona meydan okudu, halbuki istedikleri her şey yanlarındaydı, refah içinde bir yaşam sürüyorlardı. 'Ölüm' onlar için var olmayan bir kelimeydi. Onu çok kızdırdılar bu hareketleriyle ve ölüm daha onlar ne olduğunu anlamadan gelmişti. Her şey bir anda toz oldu, biz var olduğumuzdan beri hiç üzüntü hissetmemiştik. Aynısı o'nun içinde geçerliydi, nerede yanlış yaptığını düşünüp uzun uzun ağlamıştı. Her bir gözyaşı damlası ışık saçan noktalara dönüştü o baloncuğun içinde ve bazı kayalar oluştu onların çevresinde. Bu onun çok ilgisini çekmişti. Böyle bir şeyin olacağını düşünmüyordu sanırım. 

Artık daha fazla deney, daha fazla canlı ve bizler için daha fazla iş vardı. Çok sağlam bir düzen içinde görevlerimizi yerine getiriyorduk. Pek gelişmeye meyilli canlılar yoktu artık, ilk sefer olanların başına bir daha gelmesini istemiyor diye düşünüyorduk aramızda ve oda bu düşüncelerimizin hepsini biliyordu.

Ve kızdı! Yeniden gelişmeye meyilli olanlardan yarattı. O parlak noktaların yanındaki kayalara, sulara, gazlara... Her biri birbirinden o kadar farklıydı ki! Ve hepsinin hikayesi o kadar değişikti ki! Anlatacak çok hikaye, dinleyebileceğiniz pek zaman yok...

Bu son hikayem size! Son zamanım geldi artık...



To be Continued...