31 Mayıs 2013 Cuma

Yürüyen Köşk



Atatürk bir gün çiftliğe gittiğinde, Köşk'ün hemen yanındaki Ulu Çınar ağacının dallarını kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşır. Hemen bahçıvanı yanına çağırarak bunun nedenini sorar. Görevli bahçıvanın cevabı şöyledir: Ağacın dalları uzamış, binanın duvarlarına dayanmıştır. Aldığı cevaptan tatmin 
olmayan Atatürk, düşünülmesi bile imkânsız olan bir emir verir. 


Görev İstanbul Belediyesi'ne intikal eder. Belediye Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi sorumluluğu üstlenir. Ünlü bestecimiz Ferit Alnar'ın kardeşi olan Başmühendis Ali Galip Alnar (bazı kaynaklarda Ali Nuri Alnar olarak geçer) yanına aldığı teknik elemanlarıyla Yalova'ya gelerek çalışmalarına başlar. 

8 Ağustos 1930 tarihinde önce bina çerçevesindeki toprak büyük bir dikkatle kazılıp yapının temel seviyesine inilir. İstanbul'dan getirilen tramvay rayları döşenir. Santim, santim çalışılarak bina yapı altına sokulan raylar üzerine oturtturulur. Artık binanın raylar üzerinde kaydırılarak ağaçtan uzaklaştırılması aşamasına gelinmiştir. 




Güzel ve sıcak bir yaz akşamında Büyük Atatürk ile birlikte, kardeşi Makbule Atadan, Vali vekili Muhittin Bey, Emanet Fen Müdürü Ziya bey ve Cumhuriyet Gazetesi Başmuhabiri Yunus Nadi nezaretinde bina 4.80 m. civarında kaydırılır. Bu olağanüstü ve riskli iş 10 Ağustos 1930 tarihinde tamamlanır ve Ulu Çınar ağacıda kesilmekten kurtulur. 


Atatürk ve Yalova konusunda önemli araştırmalara imza atan Araştırmacı-Yazar Ahmet Akyol'a göre, Köşk'ün yürütülmesi işlemi iki safhada yapılır. 8 Ağustos 1930 tarihinde öncelikle yapının teras bölümü (toplantı salonu olarak kullanılan, üç yanı camlarla kaplı bölüm) kaydırılır. Geri kalan iki gün içerisinde de ana binanın raylar üzerinde yürütülmesi işlemi tamamlanır. Ahmet Akyol'un bu görüşünün doğru olabileceği bazı resimlerden anlaşılmaktadır. 


Köşk'ün kaydırılması olayı 10 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde aynen şu şekilde yer almıştır. 
"Gazi Hazretlerinin Köşkü nakledildi. Gazi Hazretlerinin Yalova'daki köşkünün yürütülme ameliyesi dün muvaffakiyetle icra ve ikmal edilmiştir. Kendileri de bu ameliyeye bizzat nezaret etmişlerdir."


10 Ağustos 1930 tarihli gazetedeki bu haberi okuyanlar ülkenin içinde yaşadığı onca önemli meseleler arasında, bu olayın o tarihte ne ifade ettiğine belki bir anlam veremediler. Belki de, bir çınar ağacının bir metrelik dalının kesilmemesi için bir köşkün kaydırılmasını hayretle karşıladılar. 


Çünkü, o devirde ne ozon delinmesi vardı, ne global kirlilik, ne asit yağmurları, ne orman katliamı vs... dünyada hiçbir ülke hiçbir devlet başkanının gündeminde dahi yoktu, ÇEVRENİN ÖNEMİ. Yalnızca bir ülkenin kurtarıcısı milletini özgürlüğe, bağımsızlığa kavuşturmak için mücadele veren, bir karış toprağını bir tutam yeşilini koruyan tek bir liderdi Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 



Bu lider, Dünya ülkelerinin henüz 1970'li yıllardan sonra anlayıp ve düşünmeye başladığı çevre anlayışını 1930'lu yıllarda benimsiyor, "Çevreyi korumak aklın gereğidir" özdeyişi ile yalnızca Türk insanına değil, tüm dünya ülkelerine çok önemli bir mesaj veriyordu. 


İnsan Sevgisinin yanı sıra doğa tutkusu, doğa sevgisiyle dopdolu bir liderin bir dehanın, çevre duyarlılığı, tüm dünya insanları için örnek olacaktır. 


2 Mart 1998 tarihinde ulusal televizyonlarda yer alan Amerika'da tarihi bir müzikholün raylar üzerinde elli metre kaydırıldığı haberi yayınlandı. 68 yıl önce Atatürk'ün gerçekleştirdiği bir olay 1998 yılında, 2000’li yılların teknoloji ile ancak uygulanabiliyordu. Üstelik bu olay bir ağacı, bir canlıyı kurtarmak amacıyla değildi... 


Ne mutlu ki, Atatürk gibi bir yol göstericimiz, bir önderimiz var. Bir ağaç dalı için verilen bu emek aslında tüm dünya insanlarına duyurulmak istenen bir çevre anlayışının göstergesidir. 


Umuyoruz ki, Türk milletinin kurtarıcısı bu büyük liderin örnek alınan tüm özellikleri içinde doğa sevgisi ve çevre anlayışı tüm gönüllerde ölümsüzleşsin.




 "Ağaçsız orman ve ağaçsız toprak vatan değildir. Eğer vatan denen şey kupkuru dallardan, taşlardan, ekilmemiş alanlardan, çıplak ovalardan, kentlerden, köylerden oluşmuş olsaydı onun zindandan hiçbir farkı olmazdı" 

Mustafa Kemal ATATÜRK

30 Mayıs 2013 Perşembe

Hayat



Uyan!
Anla bir anda.
Gün yok bugünden başka.
Her şey şimdi şu anda.
Git.
Kendini al yanına.
Bir çanta.
Yeni bir deniz keşfet.
Dünyayı gör kendi gözlerinle.
Kendini gör başkasının gözüyle.
Dön.
Ruhunu unutma.
Ayakta uyuma.
Saat kaç?
Çalış!
Tembellik yap.
Aklını özgür bırak.
Aşık ol!
Terk et.
Yeniden başla.
Koş.
Yetiş.
Bırak.
Dur.
Dinlen.
Sıkıldın mı? Yok canım.
Hep eğlen.
Her şey kendiliğinden.
Aynaya bak.
Yokla kendini.
Sor.
İyi misin?
Mutlu musun?
Neredesin?
Düşün!
Sonra bırak düşünme.

Bazen cevapları bilmeden de mutlu olunur...

Hayat dediğin budur!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Strateji

Artık insan davranışlarının doğal bir rutini haline gelmiş bir hal; stratejik davranma!

Çok fazla düşünüyor, çok fazla anlam yüklüyor ve neredeyse hiç bir eylemde bulunmuyoruz. Bu etkenler sonucunda da her geçen gün içimizdeki yalnızlığa bir adım daha yaklaşıyor, çevremizde oluşturduğumuz kalenin üzerine bir tuğla daha koyuyoruz.



Ne kadar dergiler, erkek-kadın veya insan ilişkileri üzerine yazı yazan sitelerle ilgileniyorsunuz bilmiyorum. Ara sıra onları okumaktan zevk alıyorum, çünkü çevremdekilerin anlamlandıramadığım davranışlarını açığa kavuşturabilmem için farklı senaryolar barındırıyorlar. O kadar çok tuhaf şeyler var ki!

O böyle mi yaptı?
-Aslında böyle demektir o.
Şöyle mi söyledi?
-Kesin bunu demek istemiştir...
Arkadaşlarıyla bunları mı yapıyormuş?
-Senin arkandan böyle işler dönüyor olabilir...

Bu ne lan!
İnsanların kafası bütün bunları sokarak her şeyden korkan paranoyak bir toplum yetişiyor. Yaşadıklarımız, söylenen sözler veya aldatılmalar hiç biri bizi bu kadar kötü bir psikoloji içine sürükleyemezken. Yabancı birinin söylediği salak bir söz insanın hayatını, düşüncelerini, huzurunu yerle bir edebiliyor.

Bütün bunları izlediğim bir dizi bölümüne dayanarak yazıyorum, kız hiç tanımadığı sadece başta mahçup olduğu bir erkeğin her hareketinden onu tavlamaya çalıştığını düşünüyor ve kendini ağırdan vermeyi düşündüğü içinde türlü stratejiler uygulamaya çalışıyor. Hatta oğlanın arkadaşlarından birini siz oturup konuşun çok iyi anlaşacağınıza eminim demesine rağmen bunu bile beni deniyor diye algılaması kızın olayın en trajikomik kısmıydı bana göre.

Oğlan sadece olduğu gibi davranıyordu, o kızla ilgilendiği falan bile yoktu ama kızın her şeye anlam yüklemesi ve önce reddetmesi, sonra davet edildiği partiye gitmesi falan filan...

Açıkçası başkalarının davranışlarına anlam yüklemeyi o kadar çok seviyoruz ve onlara göre davranmaya çalışıyoruz ki hayatımızı yaşayamıyoruz. Her duygu içimizde bir yerde bastırılıyor, git gide insanlıktan uzaklaşıp sokakta gezinen robotik mahlukatlara dönüşüyoruz ve hepsinin sebebi de çevredekilerin davranışlarına göre hareket etmeliyim, yoksa ne der! Ne düşünür? Aman yanlış anlamasın!

Bırakın içinizdeki duyguları...
Yapmak istediklerinizi yapın,
Söylemek istediklerinizi söyleyin!
Sarılmak istediklerinize sarılın...
içinizden geldiği gibi davranın başkalarının hürriyetine zarar vermeden tabi ki!

En fazla ne kaybedersiniz?
Gurur, onur, klas, tarz... Onlar zaten sizin giydiğiniz kostümler, sizin istediklerinizi yapmanıza izin vermiyorlarsa, her zaman içinizde bir ukte varsa, aklınızda bir yerde soru işareti varsa siz zaten yaşamıyorsunuz ki! Size verilen senaryoyu oynuyorsunuz!


O zaman gururun, onurun, tarzın veya klasın ne önemi var siz zaten ölüsünüz!

28 Mayıs 2013 Salı

Arayış

Arkadaşlarımla uzun sohbetler etmeyeli ne kadar da uzun zaman olmuş..
Birbirimize anlatacağımız tonlarca olay birikmiş, yarım yamalak duyduğumuz olayların altında yatan gerçekler aslında bambaşkaymış...

Laf lafı açıyor, konudan konuya zıplıyoruz, bir Ülke meselelerinden konuşurken bir Güney Amerika'da ki cennet tatil köşesinden... Sonra konu onun hayatına arkasından da kaçınılmaz olarak benim hayatıma...

Okul değiştirdiğimden beri olanları anlatıyorum, şaşırıp kalıyorlar... Sadece biri değil neredeyse hepsi benzer tepkileri verdi. Hatta biri bana küstü 'Niye bu kadar uzun zamandır bunları saklamışım' diye. Her şeyi bittikten sonra anlattım çünkü soranlara, çünkü dördüncü kişiye söylemiştim ki... Bitti! Söylemiş miydim? 4 Burcumun uğurlu ama benim uğursuz rakamımdır. 3 en uğurlusu arkasından sırasıyla 6 ve 5 gelir gerisi ise beni pek bağlamaz. Gerçi burçlara da inanmam ama fal işte..

Beni tanıdıkları için pek üzerinde durmadılar, söylediklerinin veya yapacaklarının beni hiç etkilemeyeceğini çok iyi biliyorlar. Sonra 'Sizce niye böyle oluyor? Bende bir sorun mu var? Veya o kadar mı tipsizim?' diye sordum. Cevapları hiç beklemediğim şekildeydi...

' Farklısın! Nedenini söyleyemiyorum ama tuhaf bir şey var... Ama ortada bir sorun yok. Tipsiz de değilsin ama salaksın :) '  Şeklinde oldu genelinde... Farklılığı sorduğumda kişisel özelliklerimin bazılarını saydılar. Tuhaflığı sorduğumda, Aurandandır belki dediler. Tipimi sorduğumda, özgüvenin ile aynı sadece pozitif yönünde olanı diyerekten azar da attılar. Tabi ki bunlar iki hafta öncesindeki konuşmalardan aklımda kalanlar.

Bilinmeyen bir sebepten içimdeki huzur ve mutluluk hala devam ediyor, aslında tam bir boşluktayım fakat karanlığın içinde değil, ışıktan da mest olmuş bir halde değil! Sadece bir aydınlık, boşluk ve garip bir his... Ne kötü ne iyi! Odam bile yerleştiğim günden bu yana ilk defa toplu!

Bulunduğum ruh haline alışık olmadığım için bana gerçekten tuhaf geliyor, genelde karmakarışıktır zihnim lakin şu an da bardaktaki su kadar dingin...

Bu durumda hayat hakkındaki sorgulamalara, amaçlarım, hedeflerim, hayallerim konusunda düşünmeye başladım. Bir türlü içinden çıkamadım... Hala bir arayışın içinde olduğumu düşünüyorum. Ne istediğimin farkına varmanın arayışı... Sevginin ve aşkın gerçekliğinin arayışı... Sanırım kendi benliğimin arayışı içindeyim...


Kılıçlardan birisi doğru olan!
Ama hangisi?


Işığın parıltısı her daim üzerinizde olsun...

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Tavla

Bugün servise bindiğimde dilime dolanan bütün günü beraber geçirdiğim, eve girdiğim an unuttuğum sonra tesadüfen karşıma çıkan bu parça en başındaki saçma kısıma rağmen hayatımızda güzel anılar bırakan bir şarkı... İşte Mirkelam ve Tavla!




Gözlerinle mahvettin 

Kapılarınla hapsettin 
Seninim al tamam 

Şeytanın ahı tutmuş 
Şarkılar aşka gelmiş 
Durumum el yaman 

Bu oyun hep çileli 
Bana zarlar hileli 
Kaderin bitmek bilmeyen

Oyunu mu bu 


Şeşiçar ve pencüse 
Severim güzeli gencüse 
Kader uslanmaz 
Kandım işte 

Tavla tavla beni tavla 
Salla pulları zarları 
Salla salla beni salla 
Vallahi geldim oyuna