6 Mayıs 2013 Pazartesi

Mim!

Sevgili Deeptone'nun yazmış olduğu mimi üzerime alınaraktan yanıtlıyorum. Aslında çok hoş bir soru olmuş bu yüzden liss 'i tebrik ediyorum.

MİM KONUSU: Bir çok tipte insan vardır. Dünyada çeşit çeşit insan var. Benim bu yazımda değinmek istediklerim ise yalnızca iki çeşit. Birincisi hissettiklerini o anda uygulayanlar. İkincisi o anda ne hissederse hissetsin bir şey yapacağı anda hep yapacağı şeyi sorgulama gereği duyar, başkalarının ne diyeceğini düşünür. Öylesine günlük bir karar ya da hayatınızı değiştirecek bir karar alacaksınız. Ne düşünürsünüz önce? Ya da düşünür müsünüz? Kararı neye göre verirsiniz? O anki duygularınıza göre mi yoksa sonrasını çok fazla düşünür müsünüz?

Cevabım: Kendimin ikisinin arasında bir yerde olduğunu düşünüyorum, genellikle anlık duygularıma göre hareket ederim ve bundan pek pişman olmam çünkü o benimdir. Gerçek ben! Fakat anlık yapacağım bir harekette olsa bunun getireceği kelebek etkisini de düşünmeden edemem ve sonuçları uzun zamana yayılacak bir şeyse, o anda da benden bir tepki beklenmiyorsa durumu bir tartıp ona göre harekete geçerim. Yani olaylara verilen kararlar duruma, koşullara ve oluşabilecek sonuçlara göre değişecektir.


Pek fazla takipçim olmadığı için bu yazıyı okuyan herkesi mimliyorum. İsteyen yapabilir...

3 Mayıs 2013 Cuma

Resimlerle aşk...

100. yayınımı aşka ayırıyorum umarım beğenirsiniz...

























































Buradaki her bir resim aşkın en güzel halini temsil ediyor sanırım.
Bir gün hayatınızın gerçek aşkını bulur ve ona sımsıkı tutunursunuz umarım...
Aşk bir ömür boyun sizinle olsun! 
Mutluluklar...

2 Mayıs 2013 Perşembe

Bir Gün Kaçınılmaz Olarak:



Bir gün, kaçınılmaz olarak parmaklarınız bu sayfalara değecek, bu sözcükler üzerinde göz gezdirecek, zihinler anlamaları yorumlayacak.

Bu anın çok erken gelmesini arzu etmiyorum. Sonuçları müthiş olabilir. Ve bu cümleleri yazmakta olduğum saatte bile sırrımı saklamak için mücadele etmekteyim.

Buna rağmen bir gün neler olup bittiği öğrenilmek istenecek.

En derinliklere gömülen sırlar bile bir gün gün yüzüne çıkmaya mahkumdur. Zaman onların en acımasız düşmanıdır...

Kim olursanız olun önce sizi selamlarım. Beni okuduğunuz zaman heralde  on sene önce ölmüş olacağım. Öyle zannediyorum.

Bazen bu bilgiye erişmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. Fakat ben insanım, kendi türlerimle olan dayanışmam şu an en alt düzeyde olsa bile, bu evrenin insanları, sizler arasında doğmuş olmanın bana yüklediği sorumlulukları biliyorum. Sizlere hikayemi aktarmalıyım.

Aslında az farklılıklarla bütün hikayeler birbirine benzer.
Başlangıçta, oluşmaya doğru giden bir konu vardır. Bir kriz olur. Bu kriz onu harekete zorlar. Davranışına göre ya ölecek veya gelişecektir.

Size anlatacağım ilk hikaye evrenimizin hikayesidir. Çünkü onun içinde yaşıyoruz. Ve çünkü bütün her şey, ister küçük ister büyük olsun aynı kanunlara uyar ve aynı karşılıklı bağımlılık içinde kalır.

Örneğin, bu sayfayı çevirdiğiniz zaman işaret parmağınızla kağıdın selülozuna bir noktadan dokunursunuz. Bu temasta çok küçük bir ısınma, her şeye rağmen gerçek bir ısınma meydana gelir. En küçük halinde olduğu düşünülse bile bir ısınma, bir elektronun sıçramasına neden olur ve bu elektron gelir diğer bir zerreciğe çarpar. Bu zerrecik "göreceli olarak" muazzamdır. O kadar ki elektron ile çarpışması zerreciği allak bullak etmeye yeter. Oysa önceleri atıl, boş ve soğuk idi! Sizim sayfayı çevirmeniz yüzünden krize girmiştir. Dev gibi kıvılcımlar onu çizik çizik yapar. Sadece bu hareketinizle sonuçlarının ne olabildiğini hiç anlayamayacağınız bir olayı başlatmış olursunuz. Kim bilir yeni dünyalar doğmuştur belki, belki de başka dünyalarda yaşayanlar, metalurjiyi, başka yörelerin mutfaklarını ve yıldızlar arası seyahatleri keşfedecekler. Hatta belki de bu insanlar bizden daha akıllı olacaklar. Ve eğer sizin elleriniz bu ısınmayı başlatmasaydı bu dünyalar var olmayacaktı.

Aynı biçimde bizim evrenimiz de, belki dev bir uygarlığın bir kitap sayfasının bir köşesinde, bir ayakkabının tabanında veya bir şişe biranın köpüğü arasında yer almaktadır.

Bizim neslimiz hiç şüphesiz bu gerçeği saptama olanağına hiç bir zaman ulaşamayacaktır.Bildiğimiz tek gerçek o ki evrenimiz, diğer bir deyimle evrenimizi ihtiva eden zerrecik çok uzun zamanlar önce boş, soğuk karanlık ve hareketsiz idi. Ve sonra birisi veya bir şey krizi başlattı. Bir sayfa çevrildi, bir taş üzerinde yüründü, bir bira şişesindeki köpük çalkalandı. Yani daima bir neden var. Bizim zerreciğimiz uyandı. biz bunun muazzam bir patlama olduğunu biliyoruz. Big Bang olarak adlandırdığımız...

Belki her saniye, sonsuz kadar büyüklük, sonsuz kadar küçüklük, sonsuz kadar uzaklık içinde, on beş milyar sene önce bizim evrenimizin doğduğu gibi, bir evren doğurmaktadır. Bunlar bilinmemektedir fakat bizimkinin en 'küçük' ve en 'basit' bir, atomun patlaması ile husule geldiği bilinmektedir: Hidrojen!

Muazzam bir patlama ile birdenbire uyanan bu sonsuz sessizlik boşluğunu hayalinizden geçirin. Biraz önce sayfa niye çevrildi? Niçin biranın köpüğü çalkalandı. Önemi yok, fakat olay yalnızca, hidrojenin yanması, patlama ve kavrulma. Tertemiz, lekesiz boşluğu muazzam bir ışık kaplıyor. Kriz başlıyor. Hareketsiz duran şeyler harekete geçiyor, soğuk durumda olan şeyler ısınıyor. Sessiz duran bütün bu şeyler uğuldamaya başlıyor.

Kor haline gelişte ilk olarak hidrojen helyuma dönüşür, yani kendisinden daha karmaşık olan atom haline. Bu değişime bakarak bile evrenimizin büyük kuralını söyleyebiliriz: HER ZAMAN DAHA ÇOK KARMAŞIK!

Bu kural bir gerçektir. Fakat komşu evrenlerde bunun daha değişik olmadığını kimse kanıtlayamaz. Diğerlerinde, bu belki de: HER ZAMAN DAHA ÇOK SICAK veya HER ZAMAN DAHA ÇOK KATI veya HER ZAMAN DAHA ÇOK ACAYİP!

Bizde de şeyler daha sıcak, daha katı, daha acayip hale dönüşebilirler fakat bu temek kural, önde gelen kural değildir. Bunlar yan oluşumlardır. Bizim için temel yasa bütün diğerlerinin onun etrafında düzenlendiği yasa şudur: HER ZAMAN DAHA ÇOK KARMAŞIK!

Edmond  Wells
Göreceli ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi

Karıncalar, sf.47-49,Arion Yayınevi

Tuhaflık!

İlk defa farklı karakterlerde kendimi tamamen dışarıdan izleme fırsatı buldum. Friends'ten bahsediyorum.
Üçüncü sezonun son bölümlerine geldim ve en son izlediğim bölüm tamamen benim kendi hayatımda yaşamış olduklarım.

Gerçekten tuhaf bir his!
Benim yaşadıklarım ve 1997 yılında çekilmiş bir bölümde olanlar. Söylenen sözler, söylenmeyen sözler hissedilen duygular. Bu kadar çok benzeyeceğini düşünmezdim ve dışarıdan biriymiş gibi onları izlemek... ilginç!

Chandler'in Ross'a söyledikleri aynı şeyleri bende duydum hatta aynı kelimelerle ve aynı şeyi yaptım.
Monica'nın Pete'e söylediklerinin ise aynısını duydum, hatta aynı şekilde tepki verdim.

İzlemeden göremez, yaşamadan bilemezsiniz ama hayatınızın film haline getirildiğini düşünün... Sadece daha kısa süre içerisinde sizin yaşamış olduğunuz her şeyi izleyebiliyorsunuz.


Son izlediğim bölümden sonra fark ettim ki! Friends'i daha sıcak bir dizi yapan şey bizden bir parça olması, gerçeklerin, hislerin, kullanılan sözlerin tamamen bizi yansıtması.

Böyle düşündükten sonra biz mi doksanlı yıllarda kaldık? Yoksa zaman akıp giderken değişen hiç bir şey olmuyor mu?











1 Mayıs 2013 Çarşamba

Aklımda

Aklımda!

Bile bile bir iddiaya girdim aslında.
Sonuçları belli,
Kaybedeni belli!

Aklımda!

Ne olacak sonrasında bilinmez,
Bir bebek kadar meraklı!
Ne olacağı öğrenilmeli!

Aklımda!

Mutluluk neydi?
Sevilmek sevmekten mi gelirdi?
Peki ya hayatımın senaryosu...

Aklımda!

Hava kadar yakın aslında.
Andromeda kadar uzak...
Bir söz kadar yakın aslında.
Bir mektup kadar uzak belkide...
Kalp atımı kadar kısa sürede...

Lades!

                                             ast