14 Mart 2013 Perşembe

Bir Ay!






Yıllardan yollardan
Yabancı kolardan gel
Bin kere tövbe etsen
Bin kere bozsan yine gel
Yıllardan yollardan
Yabancı kullardan bil
Etme bulma dünyası
Onbeş yaş rüyası değil
Sana bir ay bana bir ay
Yetmez gülüm onbir ay
O birayı tut da gülüm
Onbin aydan say
Benim sevdam bana kolay
Nay nay ninay nay ninay
Sana sevdam kolay kolay
Geçmez onbir ay
Say yarama bastığın tuzlara
Gülü bir gün seni her gün
Gülü soluncaya seni ölünceye
Yinekimi sevdiğine emin oluncaya kadar
Beni ellerden sayma

13 Mart 2013 Çarşamba

Geç yayınlanan bir yazı(Bad Couple)

Bad Couple dizisinin artık son bölümüne geldim.
15. bölümde benim en çok hoşuma giden olay.
Gi Chan'ın Dang ja'dan sevdiğini duymak istediğini belirtmesi ve aralarında geçen konuşmadan sonraki Dang ja'nın hazırladığı oyun gerçekten muhteşemdi.

Site üzerinden izlediğim için bölümün orasını kesip burada sizinle paylaşamadığım için üzgünüm. Buradan bölümün tamamını izleyebilirsiniz ki olay hakkında hiç bir bilginiz olmasa dahi yapılan hepinizin hoşuna gidebilecek tatlı bir süpriz. :-)

Söylenen sözler çok güzel.
Bir tek Gi Chan'ın sahneye geçip sarıldıktan sonra Dang ja'yı bir çevresinde döndürmesini beklerdim. (En azından ben öyle yapmak isterdim ;) )

Bad Couple II

Ve... Mutlu son!

Ömürlerinin sonuna kadar, mutlu ve huzurlu yaşadılar diye canlandırıyorum zihnimde :-)

İzlemenizi tavsiye edeceğim bir dizi, başlangıcı biraz fazla garip gelebilir ve uzun süreli dizilere alışkın değilseniz izlemek biraz sıkabilir fakat son  bölümlere doğru acaba neler olacak diye başından ayrılamıyorsunuz.

Tabi ki tahmin edebileceğiniz iki sondan biri tam da düşündüğüm şekilde sona erdi.
Dang Ja ve Gi Chan çocuklarıyla ilk (kazara :P ) buluşma yerlerinde, Bizim fotoğrafçı hayalini gerçekleştirip sergisini açmış, Doktor ve eşi de kendi hayatlarını en güzel şekilde yaşamaya devam ediyor.


Her zaman yaptığım gibi dizideki karakterlerle, onların olgunluğu ve ya çocukluğuyla kendi yaptıklarım arasında benzerlikler bulurum. Gi Chan ve Model Oğlan da kendimle bağdaştırdığım özellikler ve hareketler gördüm. Anlatabileceğim, birebir benzerlikler değil ama benzerlikler yadsınamaz sanırım.

Ve son bölümü izlerken yine gereğinden fazla çalışan zihnim, geleceğimin hangisi gibi olacağını merak etmeye başladı. Düşüncelerim biri hakkında daha fazla yoğunlaşıyor ama geleceğin neler getireceğini asla bilemeyiz...

Yazıyı okuyan herkesin hikayesinin mutlu ve uzun ömürlü başlamasını, öylece de devam etmesini dilerim. :-)

12 Mart 2013 Salı

Sahne

Hayat bir tiyatro gösterisidir aslında. Çevremizdekiler dekorasyon, yanımızdaki insanlar sahne arkadaşları, figüranlar ve doğanın sesleri vardır sahne müziği olarak. Rol dediğimde öyle ezberlenip yapılacak bir şey değildir yaşadığımız(evet aramızda sürekli rol yapan insanlar var tabi ki de ama onların iki yüzlülüğünü, onların yalnızlığı olarak görüyorum ben, çünkü onlar hiç bir zaman bir tiyatronun baş rolünde oynayamayacaklar...)



Biz doğaçlama yaptığımız bir oyunun gösterimindeyiz. Baş rol bizimmiş gibi görünebilir fakat yakınımızdaki herkes aslında aynı oyunun gerçek baş rol oyuncularıdır. Hayatlarımız işte bu sahnede, bir hastane dekorundaki bir perdede kocaman bir çığlıkla başladı, sonra ağladık ve gösteri başladı. Sürekli izleniyoruz, bazen alkışlar kopartıyor, bazende hüzne boğuyoruz. Ne olursa olsun gerçek sanatçılar gibi elimizden geldiğince en iyisini yapmaya çalışıyoruz. İşte biz böyle yaşıyoruz aslında!

Dünya bir tiyatro sahnesi, çevremiz dekor ve hayatımız sahnelenecek bir senaryo...

Umarım herkes kendi sahnesinde en iyi rol arkadaşları ile hayat gösterisine çıkar.
Ve sahne...


1 Mart 2013 Cuma

Öykü

Saat, gece olduğunu büyük bir coşkuya haber verircesine gongladı. Akrep ile yelkovan üst üste gelmiş, uzun ve zayıf olan saniye tam onların üzerinden kaçarken duyuldu o gong sonra üç kere daha yankılandı evin içinde o ses. Büyük, ahşaptan yapılma, eski bir el yapımı saatti. Bu zamana kadar hiç şaşmamış sürekli çalışmaya devam etmişti. Sadece bir kez duraksamış, oda pek uzun sürmemişti, çünkü zaman akıp gidiyordu ve durması mümkün gibi görünmüyordu.

Büyük pencerenin önündeki, yüksek arkalıklı berjerde oturmuş dışarıyı seyrediyordum. Elimde bir fincan zencefilli-limon, dışarıyı seyretmek hoşuma gidiyordu. Evin ışıkları söneli çok olmuştu, ahali kendi odalarına çekilmiş ve huzurlu rüyalar alemine dalmış olmalıydı tahminime göre. Bu kocaman şehirde onlar gibi derin bir uykuda gibi görünüyordu. Bir-iki hayvan sesi duyuluyor, bekçinin ayak sesleri yankılanıyordu o boş sokaklarda. Bense artık hiç düzgün uyku çekemiyorum, o minik ufaklık korkuyla rüyasından uyandığında yavaşça yanına süzülüp, onu sakinleştiririm ara sıra bu aralar rahat uyuyor gibi görünüyor. Ne kadar da ona benziyor uyurken, o dalgalı uzun saçları, minik burun ve ağzı, tombiş yanakları...

Saat o gün duraksamıştı, sanki oda biliyordu, hissetmişti bir şeylerin olduğunu. Aradan tam üç ay dokuz gün geçmişti ve zaman akıp gidiyordu. Kah yavaş, kah hızlı ama genellikle yavaştı artık zaman. Tam şuradaki kanepenin üzerinde yatıyordu, ellerimi tuttu. Ah o sıcacık, pamuk gibi güzel elleri! Sonra gözlerimin içine, her şey için teşekkür ederim dercesine baktı, bir burukluk da vardı sanki beni yalnız bırakacağının üzüntüsüydü belki ve gözlerini kapattı. Yüzünde huzur dolu bir gülümseme, teninde nur gibi bir parıltı vardı işte o an. Sonrasını hatırlayamıyorum, önce gözlerim doldu, buğulandı, sonra birden her şey karardı...
Saat hala işliyor, zaman akıp gidiyor. Kah hızlı, kah yavaş ama genellikle yorucu bir şekilde yavaş...